Anksiyete hepimizin zaman zaman duyduğu bir iç sıkıntısı, bunaltı, kaygı ve tedirginlik duygusudur. Özellikle karşılaştığımız stresli durumlarda ortaya çıkar. "Anksiyete Bozukluğu" ise, bu durumun kişinin hayata uyumunu bozacak yoğunlukta ve sürede olması anlamına gelen bir ruhsal bozukluktur. Anksiyete, hepimizin çok yakından tanıdığı "korku" duygusuna çok benzer. Korkunun anksiyeteden farkı bunun nedeninin dış dünyada oluşan somut bir gerçekten kaynaklanmasıdır ve korku doğal, iç güdüsel bir duygudur. Neden korktuğumuzu biliriz. Anksiyete ise objesiz, nedensiz bir korku halidir. Korku duygusunda olduğu gibi, ansiyetede de fizyolojik belirtiler bu duyguya eşlik eder. Yani terleriz, rengimiz değişir, elimiz ayağımız titrer, kalbimiz her zamankinden daha hızlı çarpar, tansiyonumuz yükselir ve daha hızlı nefes alıp vermeye başlarız. Tıpkı korktuğumuz zamanlarda olduğu gibi.
Klinik bir rahatsızlık olan "Yaygın Anksiyete Bozukluğu" ile anksiyetenin temel belirti olduğu bazı nevrotik bozukluklar "Psikonevrotik" grubu oluşturur. Yukarıda da değindiğim gibi psikonevrotik bozukluklar kişinin gerçeği değerlendirme yeteneğini bozmaz. Ciddi bir anti sosyal davranış bozukluğuna yol açmaz. Kişinin gündelik uyum ve işlevlerini Ciddi boyutlarda aksatmaz. Ve çoğu zaman psikososyal stres faktörleri ile ilişkili olarak ortaya çıkarlar.
Her ne kadar psikonevrozların oluşumunda günlük streslerin ve yaşam olaylarının belirgin bir etkisi varsa da, bu etki çocukluk çağında kurulmuş olan nevrotik çekirdeğin erişkin yaşamda alevlenmesi olarak gerçekleşmektedir. Nevroz teriminin kilit kavramı, bir yönüyle bilinç düzeyinde yaşanan ancak büyük bölümü bilinç dışında yerleşmiş olan "çatışma" kavramıdır. Çatışma, kişinin karar vermekte ve seçim yapmakta güçlük çektiği birbirine benzer veya eşdeğer seçenekler arasında bocalaması şeklinde tanımlanabilir. Nevrotik çatışmalar genellikle bilinç dışı bağımlılık, saldırganlık ve çözümlenememiş cinsel sorunlarla ilgilidirler.
En belirginin semptomun (belirtinin) Anksiyete olduğu nevrotik bozuklukları kısaca gözden geçirelim.
1.1.1 YAYGIN ANKSİYETE BOZUKLUĞU
Bu hastalık tekrarlayıcı ve ısrarlı anksiyete (Bunaltı, sıkıntı) belirtilerinin klinik tabloya hakim olduğu nevrotik bir bozukluktur. Hasta bunu korku, endişe, dehşet, kaygı, sıkıntı, bunaltı gibi terimlerle ifade eder. Ayrıca, her an kötü bir şey olacakmış gibi rahatsız edici bir bekleyişten yakınır. Bunlara ek olarak hastaların büyük çoğunluğu baş dönmesi, ağız kuruluğu, değişik yerlerde uyuşmalar, karıncalanmalar, çarpıntı, nefes darlığı, el ve ayaklarda titremeler gibi psikofizyolojik semptomlardan da şikayet ederler. Endişeli, gergin ve huzursuz bir görünüm sergileyen bu tür hastalar çoğunlukla neden bu hale geldiklerini bilemez, bu duruma bir anlam veremez ve korkarlar.
Bu grup hastaların tedavisinde önce ilaçların yardımı ile bu sıkıntıya son verilir, daha sonra da psikoterapi türlerinden biri hastaya uygulanır.
1.1.2 PANİK BOZUKLUĞU
Son yıllarda bütün dünyayı özellikle daha gelişmiş ülkelerin uygar insanlarını seçen, yakaladığında kişiyi tam anlamıyla köşeye sıkıştıran, çaresiz bırakan, insanlara "bayılıyorum, ölüyorum veya deliriyorum" korkuları yaşatan ve yaygınlığı giderek artan bir ruhsal, psikonevrotik hastalıktır. Aniden gelen "Panik Atak"lar yoğun bir sıkıntının yanı sıra anksiyetenin tüm psikofizyolojik belirtilerini gösterirler. Yani göğüs bölgesine oturan bir sıkıntı ve ağırlığın yanı sıra nefes darlığı, çarpıntı, titreme, baş dönmesi, düşecek, bayılacak, kontrolünü kaybedecek, delirecek gibi hissetme ve sık idrar yapma ihtiyacı görülür. Ve bu sırada hastaların çoğu hemen bir hastaneye veya en yakın sağlık merkezlerine koşmak ister.
Panik ataklar insanları olmadık yerlerde yakalamakla birlikte, genelde pek uzun sürmez, kişi hastaneye gitmeden kendiliğinden düzelmiş olur. Zaten kişi bir sağlık merkezine gitmese de, kriz kısa sürede kendiliğinden düzelecektir. Acil servislerde bu tür hastalara çok sık rastlanır ve hekimler bu kişilere yatıştırıcı bir iğne yapar ve hastayı yollarlar. O anda rahatlayan kişi bilir ki, bu kriz ona tekrar gelecek ama ne zaman?
Bu korku nedeniyle hastalar doktor doktor gezer, her gün yeni bir tetkik yaptırarak bu krizin nedenini bedenlerinde ararlar. Çünkü bunun ruhsal bir hastalık olduğunu onlara anlatan olmaz. Olsa bile kişi bu kadar ağır, bu kadar insanı perişan eden bir krizin ruhsal olduğuna inanmak istemez. Bir başka önemli konu ise, ruhsal bir kriz geçiriyor olmayı kişilerin kabul etmekte zorlanmalarıdır. Çünkü kişiliği güçlü insanların ruhsal bir bozukluğa izin vermemeleri gerektiğini düşünürler. Hatta daha da ileri giderek bedensel hastalıkların herkes için olduğunu, ancak ruhsal sorunların zayıf karakterli kişilerde meydana geldiğini zannederler.
Belki güleceksiniz ama bazı kişiler geçirdikleri krizin bedensel bir nedeni olsun ister, bu yüzden her gün milyarlarca lira para harcayarak çok ayrıntılı, çok gereksiz tıbbi tetkikler yaptırırlar. Hastalıklarının panik atak olduğunu öğrenmek hoşlarına gitmez, hatta bundan utanırlar. Kendilerine kızarlar, bu krizi durduramadıkları için. Ne garip değil mi? Bazen kendimizden ne çok şey bekliyoruz. Veya acaba her birimiz her şeyin sorumlusu olarak kendimizi görmeye mi programlandık?
Halbuki panik atak insanlara pek kolay gelmeyen, hatta kişiyi daha büyük sorunlardan korumaya gelmiş, ruhumuzun bir tür savunma mekanizmasıdır. Ve belki de yine güleceksiniz ama genellikle güçlü, becerikli, çalışkan, fedakar, yani kendini korumayı pek bilmeyen, hedefleri ve amaçları doğrultusunda durmadan, dinlenmeden koşturan insanlarda görülür. Bu krizle birlikte bütün bu koşturmalar aniden durur. Anladınız mı şimdi panik atağın insanları nasıl koruduğunu...
Yani nihayet kişi kendi varlığının, kendi sağlığının farkına varır. Ama biraz acımasız, insafsız bir uyarıdır bu. Ve bir süre sonra olay bir koruma mekanizması olmaktan çıkar ve kişinin tüm sağlığını tehdit eder duruma gelir. Şöyle bir benzetme yanlış olmaz sanırım, sizi koruması için beli silahlı birini tutmuşsunuz ama o, olmadık zamanlarda elindeki silahı size çeviriyor. Ateş etmiyor, sizi yaralamıyor, öldürmüyor ama öldürmekten beter ediyor. Ve silahı onun elinden bir türlü alamıyorsunuz.
Aslında panik atak sırasında kişi kendini ölümle burun buruna gelmiş gibi hisseder ama bu gerçek bir ölüm tehlikesi değildir. Panik atak insanları öldürmez. Ne öldürür ne ondurur derler ya, onun gibi bir şey. Bir ruh hekimine baş vurana kadar....
Kişilere çok acı vermekle onları çok korkutmakla birlikte, panik atak psikiyatrinin ağır, ciddi, geleceği tehdit eden hastalıklarından biri değildir. Genellikle ataklar sonunda kişiye kalıcı hiçbir bozukluk bırakmadan kendiliklerinden çeker giderler. Geriye dayak yemiş gibi ağır bir yorgunluk ve bitkinlik hissi kalır. Tekrar gelene kadar kişi yine eskisi gibi sağlıklıdır, ancak tekrar ne zaman geleceği belli değildir ve kişi büyük bir korkuyla yeniden onu ziyaret edecek olan nöbeti beklemeye başlar. Böylece sosyal, ailesel ve iş yaşamında çeşitli kısıtlamalara gider. Ve böylece hastalık kronikleşir yani kişiye yavaş yavaş yerleşir.
İster ilk atakta, ister yıllar sonra gelin, bilin ki ruhsal tedavi ile bu hastalık sizi bırakacak ve yeniden eski sağlığınıza kavuşacaksınız. Ancak her hastalıkta olduğu gibi panik atakta da bir ruh hekimine ne kadar erken başvurursanız, tedavi o kadar çabuk bitecektir.
Bu konuda daha fazla bir şeyler öğrenmek istiyorsanız "MADALYONUN İÇİ" adlı kitapta panik atak nedeniyle yıllarca doktor doktor gezen, her gün yeni bir tıbbi tetkik yaptıran ve bu yüzden başına gelmedik kalmayan bir iş adamının yaşam öyküsünü, yaşadığı korkuları bulabilirsiniz. (Remzi Kitabevi, 2004 Dr. Gülseren Budayıcıoğlu)
Her hangi bir tehlike oluşturmayan zararsız durum ve nesnelerden, anlamsız ve mantıksız gibi görünen şiddetli korku durumuna FOBİ denir. Örneğin karanlıktan, kapalı yerlerden, yüksekten korkmak gibi. Kişinin kendisi de içinde bulunduğu durumun gerçek anlamda korkutucu olmadığını bilir ama yine de hissettiği bu korkuya mani olamaz. Fobilerin psikodinamiğini şöyle açıklayabiliriz; Gerçekte bastırılmış bilinç dışı dürtülerin ve fantezilerin doyum için organizmayı sıkıştırması sonucunda yaşanan anksiyetenin (sıkıntının) dış dünyada bir nesneye ya da duruma çevrilmesidir. Böylece kişi yaşadığı sıkıntıyı dış dünyada, kaçınılması mümkün olan bir nesneye ya da duruma yansıtarak, sembolik anlamda da olsa kendini korumuş olur. Ancak bu tür fobik kaçınmalar kişinin günlük yaşamını ve mesleki işlevlerini aksatacak şiddete eriştiğinde, artık ruhsal bir bozukluktan söz edebiliriz.
Sahne fobisi gelişen bir tiyatro sanatçısının veya sık sık uçakla seyahat etmek zorunda olan bir iş adamının uçak fobisi olduğu düşünülürse, burada tedavi gerektirecek bir durum olduğu açıktır.
Bazı hastalarda bu tür korkuların kaynağı kişinin çok küçük yaşlarından (3 - 6 yaş) kaynaklanmış olabilir. Psikanalitik kuram açısından fobilere temel oluşturan asıl çatışma, çözümlenmemiş Ödipal komplekstir.
1.2.1 AGORAFOBİ
Bu kişiler çıkış kapısının çok yakında olmadığı sinema, tiyatro gibi kapalı yerlerde kalmaktan aşırı derecede korkarlar ve bu tür mekanlardan sürekli kaçınırlar. Bu kişilerin bir kısmının geçmişinde panik atak öyküsü bulunduğu halde, bazılarında hiç bulunmayabilir.
1.2.2 SOSYAL FOBİ
Sosyal fobi, sosyal ilişkilerin gerektirdiği yüz yüze ve göz göze ilişkiye girme durumundan duyulan şiddetli korku olarak tanımlanabilir. İnsanlar bir türlü engel olamadıkları bu korkudan kaçınmak için toplumdan kaçmaya başlarlar. Ayrıca bu kişiler korku ve kaygının neden olduğu yüz kızarması, titreme, terleme gibi belirtilerin başkaları tarafından fark edilmesinden de aşırı derecede rahatsız olurlar. Bu belirtileri kontrol altına almaya çalıştıkça, onlar daha da artar.
İstenmeyen, kontrol edilemeyen, tekrarlayıcı, mantıksız ve anlamsız görünmesine rağmen zihinden uzaklaştırılamayan takıntılı düşünce, imge ve dürtüler obsesyonları oluşturur. Bu istenmeyen sabit düşüncelerden kurtulmak için başvurulan törensi tutum ve davranışlara da kompulsiyon denir. Örneğin kişi nin kafasından ısrarla sevdiklerinin ölümü geçebilir veya çok inandığı, iman ettiği halde Tanrı'ya içinden küfürler edebilir. Bunlardan çok rahatsız olur, çok üzülür ama bu tekrarlayıcı düşünceyi bir türlü durduramaz. Bu olumsuz, rahatsız edici düşünceleri kafasından atabilmek için bir duayı belirli sayıda okuma veya bir eşyaya tekrar tekrar dokunma, ya da ellerini defalarca yıkama, kompulsiyonlara örnek olarak gösterilebilir.
MADALYONUN İÇİ (Remzi Kitabevi 2004 Dr. Gülseren Budayıcıoğlu) adlı kitapta bu hastalığa yakalanmış bir emekli memurun kafasından bir türlü atamadığı Tanrıya yönelik küfürler karşısında içine düştüğü durumu "Estağfurullah" adlı öyküde, daha acıklı bir hikaye olan "Çöp Apartman" da ise evi tekrar tekrar temizleyelim derken çöp apartman haline getiren üç genç ve güzel kızın öyküsünü bulabilirsiniz.
Sosyal ilişkileri ve günlük işleri aksatacak düzeydeki obsesyon ve kompulsiyonlar tedavisi oldukça güç olan ciddi bir nevrotik bozukluktur. Bu kişilerin hastalık öncesi kişilik yapıları genellikle temizliğe çok düşkün, titiz, düzenli ve çok naziktir. Konuşmaları düzgün, uzun, mantıklı ve ayrıntılıdır. Bu kişiler sıkıntı ve keder gibi duygularının farkına varabildikleri halde, öfke, nefret kin gibi negatif duyguları reddetme eğilimindedirler.
Hastalığın seyri genellikle kroniktir. Ara ara düzelme dönemleri görülebilir. Etkili olabilecek en iyi tedavi tekniği davranışçı ve analitik yönelimli psikoterapiler olmasına rağmen, tedavi uzun ve güçtür. Bazı ilaçlar da bu hastalığın tedavisinde etkin olabilmektedir.
Bu hastalık fiziksel bir bozukluğa, zedelenmeye ya da ilaca bağlı olmadan ortaya çıkan çeşitli bedensel yakınmalarla karakterize bir tablodur. Bu kişilerin çoğu tüm yaşamları boyunca hastadırlar. Ses kısıklığı, ses kaybı, çift görme, adale zayıflığı, idrar güçlüğü, sindirim sistemi ile ilgili çeşitli belirtiler - bulantı, kusma, kronik karın ağrıları - görülebilir. Psikoseksüel işlevler açısından ise ağrılı cinsel birleşme, cinsel ilgi ve istek azlığı, vaginismus yani cinsel birleşmeyi imkansız hale getiren bacak kasları ve genital organlarda korkuya bağlı olarak ortaya çıkan istem dışı kasılmalar görülebilir. Dolaşım ve solunum sistemine ait ise çarpıntı, nefes darlığı ve baş dönmesi en sık görülen sorunlardır. Bu hastalarda yapılan pek çok tetkik, hastalığın bedensel bir kaynağı olmadığını işaret eder.
Bu tür hastalıklarda son yıllarda kalıtımsal bir yatkınlıktan söz edilmektedir. Hastalardaki bu belirtiler kısa süre içinde ya kendiliğinden, ya da telkin niteliğindeki küçük bir müdahale ile düzeltilebilir. Gerçek nörolojik hastalıklara bağlı olmayan histerik felçlerde kol veya bacağın uzun süreli kullanılmamasına bağlı kas erimeleri görülebilir.
Psikanalitik psikoterapiler ve aile terapileri ile bu vakalarda oldukça iyi sonuçlar alınabilir. Bu konuda daha fazla bilgi sahibi olmak istiyorsanız MADALYONUN İÇİ, (2004 Remzi Kitabevi Dr. GÜLSEREN BUDAYICIOĞLU) adlı kitaptaki "Bin bir gece Masalları" adını taşıyan ve dört bölümden oluşan öyküyü okursanız, bir yandan bu hastalıklarla ilgili önemli şeyler öğrenirken, bir yandan da peri masallarını andıran renkli, bazen çok hüzünlü ve acılı bir yaşam öyküsüne tanık olun.
Bu bozukluk, fiziksel bir hastalıkmış gibi başlayan, ancak organik bir bozukluğun olmadığı, tamamen ruhsal kaynaklı bir hastalıktır. Sinir sisteminin değişik fonksiyonlarındaki kayıp veya bozulmalarla karakterizedir. Belirtiler ani başlar ve yine aniden kaybolabilir. Romanlara, özellikle Türk Filmlerine konu olan histerik körlük veya histerik felçler gibi.
Psikodinamik anlamda ortaya çıkan belirtiler bilinç dışı çatışmayı sembolik olarak çözümleme girişimidir. Böylece nevrotik çatışmanın yol açtığı anksiyetenin bedensel işlevlere çevrilmesiyle adeta anksiyete ortadan kalkmış gibidir. Buna hastalığın birincil kazancı denir. Hastalar bu hastalık nedeniyle üstlenmek istemedikleri rol ve sorumluluklardan önemli ölçüde kurtulmuş olurlar. Bu da ikincil kazançtır.
Unutulmaması gerekir ki, her iki kazanç da bilinçli ve istemli değildir. Konversiyon Histerisi tanısı konmadan önce mutlaka organik incelemelerin titizlikle yapılması gerekir. Belirtilerin aniden ve belirgin bir ruhsal travma, zedeleyici bir yaşam olayını takiben ortaya çıkması oldukça tipiktir.
Ergenlik çağında başlar ve orta yaşlarda genellikle kendiliğinden kaybolur. Hastalıkta ikincil kazanç kolaylıkla fark edilir ve en önemlisi de "La belle indifference" (güzel aldırmazlık) adı verilen, hastanın kendi hastalığına karşı aldırmaz, umursamaz tutumu çok tipiktir. Psikoterapötik yaklaşımlar içinde değişik telkin yöntemleri çok başarılı sonuçlar verebilir.
Ülkemizde en sık görülen histerik tablo bayılmadır. Kadınlarda daha yaygındır ve acil servislere getirilen ruhsal krizlerin en sık görülenidir. Her hangi bir tıbbi tedavi görmeden de bu hastalar ağlayarak, hıçkırarak kendilerine gelebilirler. Ülkemizde değişik türden konversiyon belirtileri (felçler, bayılmalar, hıçkırık nöbetleri, geğirme atakları ve gezici kas ve eklem ağrıları gibi) gösteren kadınların büyük bir bölümünde uzun yıllar çok zor şartlara büyük fedakarlıklarla katlanmış, herkesin beklentilerine olabildiğince cevap vermeye çalışmış verici, uyumlu bir kişilik yapısı ortaya çıkar.
Yıllarca sürekli başkaları için yaşayan bu kadınlar, konversiyon belirtileri ile bir yandan bilinç dışı mekanizmaları rahatlatmaya çalışırken, bir yandan da bir türlü başka yoldan alamadıkları sevgi, şefkat ve ilgiyi bu yolla almaya çalışırlar.
Bir çok önemsiz, hafif bedensel duyumları ciddi bir hastalığın belirtisi kabul ederek doktor doktor dolaşan hastalardır bunlar. Hastalar, yapılan tüm organik incelemelere rağmen var olduğunu kabul ettikleri hayali hastalıklarına aile yakınlarının ve doktorların bir türlü inanmadıklarından yakınırlar. "Hasta değilsin, bir şeyin yok" diyenlere kızarlar. Doktorlara bir türlü inanmaz, yapılan tetkiklere güvenmez, her zaman daha ileri tıbbi tetkikler yaptırma peşindedirler.
Hastalığın psikolojik kaynaklı olabileceğine inanmadıkları için ruh hekimlerine gelmeyi kolay kabul etmezler. Bu durum da hastalığın giderek kronikleşmesine neden olur. Üstelik hastalık kişinin sosyal ve mesleki işlevlerini ileri derecede bozabilir. Aile içi ilişkilerde sürekli kendisi ile ilgilenilmesini isteyen hipokondriyak hastalar, bu hastalık sayesinde tüm çevrelerini bir anlamda kullanmış olurlar.
Psikodinamik anlamda aşırı bağımlılık ihtiyacı ve ifade edilemeyen saldırganlık dürtüleri, hastalık yoluyla da olsa, sembolik düzeyde doyurulmuş olur. Bir süre sonra aileyi ve doktorları iyice bıktıran hasta, çevreden öfkeli tepkiler almaya başlayınca iyice zor durumda kalır ve giderek hastalığa daha çok sığınır. Hastaların çoğunda hafif bir depresyon ve anksiyeteye rastlanır.
Kronik bir seyir gösteren bu hastalık bir süre sonra kişiliğin bir parçası haline gelebilir.
Daha önceki yıllarda histerik nevroz, dissosyatif tip olarak adlandırılan bu bozukluk içinde, yine filmlere ve romanlara sık sık konu olan psikojenik unutma (Aniden kim olduğunu unutan insanlar) psikojenik kaçma (Yaşadığı hayatı yine aniden terk edip başka yerlerde, başka hayatlar yaşayanlar) çoğul kişilik (Aniden başka biri oluvermek ve sonra yeniden eski kişiliğe dönülmesi) ve depersonalizasyon bozukluğu gibi alt gruplar yer almaktadır.
1.7.1 Histerik Bayılmalar (Dissosyatif Trans)
Aniden ortaya çıkan bayılma çevreden gelen uyarılara cevap vermeme halidir. Bayılma sırasında kendilerini incitmeyecek şekilde, koltuk veya kanepeye uzanırcasına düşerler. 5 - 10 dakikadan birkaç saate hatta bazen bir güne kadar uzayabilen uyku ile baygınlık arası bilinç kaybı sonunda hasta kendiliğinden ağlayarak açılır. Şaşkın görünümdedir. Kendini çok yorgun ve bitkin hisseder. Genellikle nöbetler şeklinde gelir, tekrarlar ve her seferinde çevresel bir sorun olma olasılığı yüksektir.
1.7.2 Histerik Unutma
Temel etkenin psikolojik olduğu bir hatırlama bozukluğudur. Başa çıkılması zor bir psikososyal stresin ardından aniden ortaya çıkan bu unutmalar o olayın öncesi ve olayın devamına ilişkin bir zaman dilimini kapsar. Nöbet sırasında hastanın bilinci bulanıktır. Şaşkındır. Unuttuğu konularla ilgili sorumlulukları sembolik düzeyde de olsa üstünden atmış gibi bir hava vardır. Kişinin bir süre sonra hızla, kendiliğinden ve tamamen düzelmesi, tanıyı destekleyen en önemli özelliktir.
1.7.3 Psikojenik Kaçış (Histerik Fug'ler)
Kişinin çevresindeki gerçek dünyadan istem dışı olarak kopması ile karakterize bir trans durumudur. Hasta uyandığı zaman kendisini yabancı bir ortamda bulur. Oraya nasıl ve neden geldiğni bilmez. Bu nöbetler bazen saatler, hatta günlerce sürebilir. Genellikle kişide kaygı ve suçluluk duyguları uyandıran cinsel ve saldırgan dürtülerle ilgili yaşantılar bu tür dissosiyatif bozuklukları harekete geçirir. Uykuda gezme, fug'lerle büyük benzerlik gösterir. Epilepsi ve diğer organik beyin sendromlarından ayırt edebilmek için dikkatli bir fizik ve nörolojik muayene ve bazı laboratuar tetkiklerinin yapılması gerekir.