Dr. Gülseren Budayıcıoğlu | Madalyon Psikiyatri Merkezi

Dr. Gülseren Budayıcıoğlu

Dr. Gülseren Budayıcıoğlu'nun kaleminden...

 

BEN KİMİM

Ben, üç çocuklu bir ailenin ilk çocuğu olarak Ankara’da dünyaya geldim. Babam yakışıklı, sevecen, otoriter, giyimine, kuşamına çok düşkün biriydi. Kışın ortasında, her yerin çamur deryasına döndüğü günlerde bile ayakkabıları pırıl pırıl durur, sabahları siyah paltosunu ve yine siyah fötr şapkasını giyer, hepimizi teker teker öper, öyle çıkardı evden. Annem onu mutlaka kapıda uğurlar,  “Allah işini rast getirsin” demeden babamı evden çıkarmazdı. Biz o zaman Ankara’nın Cebeci semtinde, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin tam karşısında otururduk. Neden bilmem, mahallenin bütün çocukları korkardı babamdan, oysa o görünüşünün ardında son derece yumuşak bir kalbi vardı babamın.

Annemse bütün Türk anneleri gibi fedakâr bir kadındı. Onun her şeyi kocası ve çocuklarıydı. Babama her zaman çok saygı gösterir, o geleceği zaman hepimizi hizaya çeker, “babanız yorgun gelir, yaramazlık yapmak yok, kendinize çeki-düzen verin, sofrayı hazırlamamda bana yardım edin” derdi. Kendisi de giyinir, hafif makyajını yapar ve sofrayı da hazırladıktan sonra camın önüne hep birlikte oturur, babamın eve gelmesini beklerdik. Bazen geç gelirdi babam, o zaman camın önündeki bekleyişler uzar, hiçbirimiz o gelmeden sofraya oturmaz, bazen de bu yüzden aç yatardık.

Annem, aslında babamdan çok daha otoriter bir kadındı. O yüzden babamdan çekinsek de asıl annemden korkardık. Zamanında yatıp, zamanında kalkmamızı ister, derslerimize çok önem verir, bizi her zaman en iyi şekilde giydirmeye özen gösterir, bayramlarda elbiselerimizi evdeki Singer dikiş makinesiyle kendi diker, her bayram alınan siyah rugan, üstten bağlamalı ayakkabılarımızı temiz giymemizi isterdi. Evin ilk çocuğu olarak, özellikle benden beklentileri çok yüksekti. Okula, öğretmenlerimle görüşmeye çoğu zaman babamla birlikte gider, öğretmenlerin beni nasıl övdüğünü duyunca da eve gelirken, ödül olarak mutlaka pasta ya da dondurma alırdı. Benim okuyup doktor olmamı isterdi. Sülalede zaten doktor çoktu ama ben de mutlaka doktor olmalıydım.

Marifetli kadındı annem. Öyle her şeyi çarşıdan almaz, tarhana, salça, turşu, erişte, reçel gibi şeyleri mutlaka evde kendi yapardı. Kapısı herkese açıktı. O yüzden bizim ev hiç misafirsiz kalmaz, gelen giden çok olurdu. Herbirine elinden geldiğince ikramda bulunur, bizim de misafirlere aynı özeni göstermemizi isterdi. Bizi çocuk olarak değil, yetişkin insanlar gibi görür, özellikle başkalarının yanında çocukça şeyler yapmamıza asla izin vermez, sık sık dışarı çıkmamızı istemezdi.

Biz üç kardeş her zaman birlik olur, onu kızdırmamaya çalışırdık. Ama kızsa da öfkesi çabuk geçer, yüzü çabuk gülerdi. Ramazan’da oruç tutulur, geceleri sahura kalkılırdı. Annem her gece yatmadan mayalı hamur yoğurur, gece kalkar onu pişirirdi. Bizler oruç tutmasak bile kızarmış mayalı hamurun kokusunu duyar duymaz fırlardık yataklarımızdan. Çay demlenir, peynir, zeytin, yumurta, reçel çıkar, yine hep birlikte otururduk masanın başına. Bazen gece yarısı komşular da gelirdi bu sofraya. En çok da bir alt katta oturan sevgili arkadaşım Taylan Süer katılırdı bize. Şimdi de eskisi gibi aynı apartmanda oturuyoruz Taylan’la. Yine bir alt katta…

Masaya hep birlikte oturmak bizim evin en önemli kurallarından biriydi. Babamın yeri zaten belliydi, başköşe hep onundu. O yemeğe başlamadan biz başlayamazdık. Her zaman çeşit çeşit yemek olurdu sofrada. Zeytinyağlısı, etlisi, tatlısı, hiç eksik olmazdı. Ocağın başında yemekle birlikte annem de pişer ama yaptığı da afiyetle yenirdi.

Ortaokul ve liseyi TED Ankara Koleji'nde okudum. İyi bir öğrenciydim. Derste hocaları çok iyi dinlediğimden, az çalışır ama iyi notlar alırdım. Özellikle edebiyat derslerinde çok başarılıydım. Yazdığım kompozisyonlara hocalar yıldızlı on verir, derslerde bunları bütün sınıfa yüksek sesle okumamı isterlerdi. Kolejde okumak o zamanlar insanlara ayrı bir itibar kazandırırdı. Bütün bürokratların çocukları bu okulun öğrencisi olduğundan, okul çıkışlarında okulun önü siyah arabadan geçilmez, şoförler kapıda çocukları beklerdi. Hocalar her birimize ayrı özen gösterir, sınıflar zaten en fazla yirmi beş, otuz kişi olduğundan hepimizi yakından tanırlardı.

O zaman kız ve erkek koleji ayrıydı. Ben lise ikinci sınıfa geçtiğim yıl birleşti. Hepimiz çok heyecanlanmıştık. Yıllardır karşılıklı binalarda, ayrı ayrı okuyan bu iki grup aniden birleşiverecekti. O gün, annem beni okula bizzat kendisi getirmiş, sınıfa kadar gelip nerede, kiminle oturacağıma bile o karar vermiş, hatta gözüne kestirdiği bir delikanlıya da, bana göz kulak olması için tembih etmişti. O delikanlı, hala yakın arkadaşım olan sevgili Niyazi Akdaş’tı.

Okuldan gelince önce kendi derslerimi yapardım ama bununla bitmezdi işim. Annem kardeşlerimin derslerine de yardımcı olmamı ister, Yükselen ve Mustafa da buna hiç itiraz etmezlerdi. Yükselen’e Coğrafya, Mustafa’ya İngilizce çalıştırmaktan helak olmuştum.

Üniversiteye giriş sınavlarından çok yüksek puan almıştım. İstediğim her yere girebilecektim. Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne ön kayıt yaptırdım ama annemin de yönlendirmesiyle sonunda Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde karar kıldım. Kolej gibi bir yerden sonra oraya uyum sağlamak zor oldu. Zaten bu yüzden sınıf arkadaşlarımın hemen hemen tamamı Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne girmişlerdi. O zaman kolejliler orayı tercih ederdi. İlk yıl, ben de onlar gibi yapmadığım için çok pişman oldum. Burası ne acayip bir yerdi böyle! Hiçbiri kolejdeki arkadaşlarıma benzemiyordu. Giyimleri, kuşamları, dinledikleri müzikler, alışkanlıkları çok farklıydı. Okula gidiyordum gitmesine ama yeni bir arayış içindeydim. Sonunda aradığımı buldum ve o yıl TRT’nin açtığı spikerlik sınavlarına girdim. Yapıp yapamayacağımı bilmiyordum ama deneyecektim.

Okuldan çıktım ve Opera’nın karşısındaki Radyoevi’ne gittim. Heyecanlıydım. Nasıl bir sınav yapacaklardı acaba? Çok gelen vardı ve hepsi de benim gibi gençti. Sıra bana gelince küçük bir stüdyoya aldılar beni. Önüme bir haber metni koydular ve “oku” dediler. Bizim evde haberler hiç kaçırılmaz, mutlaka dinlenirdi. Spiker sesinin tonunu ayarlar, “Burası Türkiye Radyoları, şimdi haberler” diyerek başlardı okumaya. O tarz, o sunuş yabancı değildi bana. Ben de tıpkı onlar gibi başladım okumaya. Stüdyodan çıkınca “sen şöyle geç” dediler. Geniş bir salonda bir süre bekledim. Merakla etrafıma bakıyordum. Zaten her şeye fazla meraklı bir tiptim. Yerler, tuhaf, muşambaya benzer bir şeyle kaplanmıştı. Yürürken hiç ses çıkmıyordu. Ahşaptan yapılmış kalın kapıların üzerinde lambalar vardı. Lambaların rengi arada bir yeşil, arada bir de kırmızıya dönüyordu. Lambalar kırmızıya dönünce oradan gelip geçenler hemen konuşmayı kesiyor, zaten hiç ses çıkarmayan bu muşambaların üzerinde yine de ayaklarının ucuna basarak yürüyorlardı. Sevdiğim sanatçılar geçse de görsem diyordum ama hiç öyle birine rastlayamamıştım.

Sonunda ortadaki büyük kapı açıldı ve benim içeri girmemi istediler. Elim ayağım titreyerek girdim içeri. Bir sürü insan toplanmış, bana bakıyordu. Yaşım çok küçüktü henüz. Sanki ne diye gelmiştim buraya? Ortada oturan beyaz gömlekli yakışıklı adam başladı sormaya; Sonradan o yakışıklı adamın adının Turgut Özakman olduğunu öğrendim. Kitaplarını hayranlıkla okuyor ve hala sık sık kulaklarını çınlatıyorum.

-Kolejden misin sen?

-Evet.

-Belli oluyor. Sesin güzel, kulağın da iyi ama “e” ler açık. “Kendi” de bakalım.

-Kendi.

-Şimdi de “kedi” de.

-Kedi.

-İyi, biraz çalışırsan olacak. Dışarıda otururken etrafına iyice baktın mı?

-Baktım.

-Tavanda ne vardı?

-Koca bir avize.

-Nasıldı?

-Büyüktü ama güzel değildi.

-Demek beğenmedin! Başka ne vardı salonda?

-Deri koltuklar, yerde acayip bir muşamba, ahşap kapılar, üzerinde arada bir yeşil, bazen de kırmızı yanan lambalar.

-Acayip bir muşamba ha? Neden öyle bir şey koymuşlar acaba?

-Sanırım yürürken ses çıkmasın diye.

-Kırmızı lamba ne demek?

-Kırmızı yanınca insanlar ayaklarının ucuna basarak yürüyor. Her halde “susun” demek.

Gülüyordu Turgut Özakman. O gülüyordu ama benim hiç gülecek halim kalmamıştı. Ne ukala adamdı bu böyle? Hem daha yüzüme bakar bakmaz Kolej'den olduğumu da nereden anlamıştı? Ne biçim sorulardı bunlar? Salonda ne var, ne yok diye sorulur muydu? Kazandığımı anlamış ama sevinememiştim. Benimle dalga mı geçiyordu bu adam?

Hemen ardından “spikerlik kursları” başladı. Konservatuvardan hocalar geliyor ve spiker adaylarına yoğun bir ders programı uygulanıyordu. Sonradan Turgut Özakman’ın o soruları neden sorduğunu anlamıştım. “Spontan dikkat” ölçüyorlardı. Bir spikerin, özellikle canlı yayın sırasında spontan dikkatinin çok iyi olması gerekiyordu. Bir yandan Tıp Fakültesi, bir yandan radyo, hep dolu geçiyordu günlerim. Sonunda mikrofon başına oturabilmiştim. Çok heyecanlı, çok keyifli bir işti yaptığım.

Ertesi yıl TRT Televizyonu faaliyete geçti ve ben bu sefer de orada çalışmaya başladım. Televizyon Türkiye’de daha yeni kuruluyordu. Herkes genç, herkes heyecanlıydı. Kimse işini çok iyi bilmiyor ama yine de en iyisini yapmaya çalışıyordu. Sabahtan okula gidiyor, saat beş gibi okuldan çıkıp hemen televizyona koşuyordum. Akşam Altı’da başlıyordu yayın. Artık hemen her programda ben de yer alıyor, hatta gündüz okuldan vakit bulabilirsem seslendirmeler için stüdyoya giriyor ya da bant kaydı yapılan programlara katılıyordum. Bütün bunlara, o zaman nasıl yetiştiğime şimdi ben bile inanamıyorum. Tıp Fakültesi ağır bir okuldu. Kitapların her biri yerden kalkmıyordu. Devam mecburiyeti vardı ama yine de hepsiyle başa çıkabiliyordum.

Okuldan çıkınca doğrudan televizyona gittiğim için kitaplarım yanımda olurdu. O kıyamette, eğer ben boşsam, hemen kitaplarımı çıkarır, ne öğrenirsem kâr der, oturur, çalışırdım. Artık bütün sanatçıları tanımış, çoğuyla arkadaş olmuştum. Türk Müziği'ni eskiden beri çok sevdiğimden, canlı yayınlarda hem sunuculuk yapar, hem de onları zevkle dinlerdim. Türk Müziği eserlerinin o ağdalı cümlelerini doğru okuyabilmek için eski üstatların yardımını ister, öğrenmekten büyük zevk alırdım.

Canlı yayın herkesi korkuturdu. Tam yayın sırasında arızalar olur, yayın kesilir, seyirciler de “beklettiğimiz için özür dileriz” yazısını gördükçe isyan ederlerdi. Onun için özellikle Muzaffer İlkar yönetiminde stüdyoya giren büyük koronun geldiği günler programı önceden banda almaya çalışırlardı. İşte o zaman, bir saatlik bir programın çekiminin beş altı saatten önce bitmeyeceğini bilir, anons aralarında stüdyonun en tenha köşesine çekilir, kitaplarımı açar, çalışırdım. Arada bir, içlerinden biri yanıma gelir, “bu gürültüde gerçekten okuduğunu anlıyor musun” diye sorardı. Anlıyordum çünkü alışkındım buna. Bizim evde annemle babam bir yandan sohbet edip bir yandan pikapta Müzeyyen Senar çalarken Mustafa tabanca, tüfek oynar, Yükselen kendi odasında il radyosunda Batı müziği dinler, ben bütün bu seslerin arasında, sanki bundan doğal bir şey yokmuş gibi ders çalışırdım. Annem “çalışacak adam her yerde çalışır, sen kafanı derse verirsen bizi duymazsın zaten” derdi.

Artık TRT’nin kadrolu memuruydum. Yayın elemanı olduğum için ayrıca yayın tazminatı alıyor, yani iyi para kazanıyor, ama kazandığımı harcayacak vakit bulamıyordum. Gazeteler sık sık benden söz ediyor, ne zaman sokağa çıksam, “A, bu televizyondaki kız” diyerek, insanlar etrafımı alıyordu. Ünlü olmak güzeldi ama her zaman da güzel değildi. Özellikle okulda hocaların beni tanıması hoşuma gitmiyordu çünkü derslere düzenli gidemediğim zaman hemen beni soruyorlar ve arkadaşlarım her seferinde benim yerime imza atamıyorlardı. Yavaş yavaş bitiyordu okul. TRT beni çok benimsemiş, okulun biteceği konusu onları da yakından ilgilendirir olmuştu. Herhangi bir okul değildi ki bitirdiğim, koskoca doktor olacaktım. Ya TRT’yi bırakıverirsem, şimdi benim yerime hemen birini nereden bulacaklardı? Beni yetiştirebilmek için çok emek vermişler, yedi ayrı kurs, yedi ayrı sınavdan geçirmişlerdi. O zamanlar öyle herkes kolayca mikrofon başına geçemiyordu. Bu yüzden sık sık bana bunu soruyorlar, “acele etme, hiç olmazsa birkaç yıl daha çalış, sonra ayrılırsın” diyorlardı. Ama ben kararlıydım. Spikerlik iyiydi, hoştu, heyecanlı işti ama ben bir başka mesleğe gönül vermiştim.

Okul bitince hemen ayrıldım TRT’den. Bir süre, programları aksatmamak, bunca yıl çalıştığım bir devlet kurumunu zor durumda bırakmamak için özellikle sunuculuk yaptığım müzik programlarında görev aldım ama “iki yerde birden çalışamazsın” dediler ve bunu adeta bir ülke sorunu haline getirdiler. Gazetelerde bile her gün bu konuda haberler çıkmaya başlayınca küstüm. Sanki çok ayıp bir şey yapıyormuşum gibi bir hava esiyordu. Zaten o ara Hacettepe Psikiyatri Bölümü'ne asistan olarak girmiştim. Oradaki çok sevdiğim ve saygı duyduğum hocam bile “ya TRT, ya doktorluk, ikisi birden olmaz” demişti bana. Ve böylece sadece doktor oldum. O hocam, şimdi de bana “ya doktorluk, ya yazarlık, ikisi birden olmaz. Çok güzel yazıyorsun, ben senin yerinde olsam artık sadece yazarım” diyor. Ama bu sefer de yıllardır çok severek yaptığım doktorluktan vazgeçemiyorum.

Hacettepe’de işe başladığım günlerde evlendim. Eşim Aydın’la zaten okulda yakın arkadaştık. Çok yakışıklı, karizmatik biriydi Aydın, ama o zamanlar ikimizin de dünyaları ayrıydı. Kızlar onun etrafında, erkekler de benim etrafımda döner dururlardı. Sonunda dünyalarımız birleşti ve tam otuz dört yıl keyifli bir beraberliğimiz oldu. O da doktordu. Özellikle ilk yıllar ya onun, ya benim hastanede nöbetlerimiz olur, birbirimizi pek fazla göremezdik bile. İki çocuğumuz oldu. Çocukların büyümesinde sevgili annemin katkılarını inkâr edemem. Onun sayesinde başka kadınların elinde kalmadı çocuklar. Her akşam, iş çıkışı çocukları alır, öyle giderdik eve. Ne güzel günlerdi onlar!

Yağmur sanki dünyanın en güzel bebeğiydi. Sarı saçları, tıpkı babasına benzeyen yeşil gözleriyle yolda insanlar bizi rahat bırakmaz, illa Yağmur’u sevmek isterlerdi. O da çok sıcakkanlı bir çocuktu. İnsanlarla tıpkı benim gibi hemen ilişki kurar, kimseyi yabancılamaz, herkesle ahbap olurdu.

Hasan pek öyle değildi. Yağmur’un tersine simsiyah saçlı, kara gözlü, beyaz tenli, kirpikleri yanaklarına değen, güzel ama insanlara pek yaklaşmayan, yani babası gibi biriydi. Hala da öyle…

Hacettepe’de on yıla yakın kaldım. Orada da çok güzel günlerim, çok güzel arkadaşlıklarım oldu. Sonra özgür ruhum yine macera peşine düştü ve ayrıldım oradan. Kendime bir muayenehane açtım. Sadece hastalarımla ilgilenmek, her gün değişik bir insanı dinlemek hoşuma gitti. Kendimi öyle bir kaptırdım ki, neredeyse gece yarılarına kadar hiç sıkılmadan o küçücük odada çalıştım. Bir de baktım, çocuklar büyümüş, etrafımdaki her şey çok değişmiş. Yavaş yavaş frene basmaya başlamış, hızla geçip giden hayatımın biraz olsun peşine düşmek nihayet aklıma gelmişti. Artık muayenehaneme her gün gelmiyor, kendime, aileme ve arkadaşlarıma daha fazla zaman ayırmaya çalışıyordum.

2000 yılında torunum Zeynep dünyaya geldi. Onu hepimiz büyük bir heyecanla karşıladık. Aynı yıl yazmaya başladım. Duyduklarımı, öğrendiklerimi mutlaka insanlarla paylaşmam, önümde açılan sır perdelerini onlara da göstermem gerektiğini düşünüyordum. Hayatın bir iç yüzü bir de görünen yüzü vardı. Bana anlatılan “görünmeyen yüzünü” başkaları da bilse, belki kendi hayatlarında az da olsa değişiklik yapar, dünyaya farklı bir pencereden bakar, eğriyle doğrunun her zaman kendi düşündükleri gibi olmadığını anlarlardı. Zaten edebiyata çok meraklıydım, o yüzden yazmak hoşuma gitti. Sanki gündüz, akşama kadar doluyor, bilgisayarın başına geçip yazarken de boşalıyor, rahatlıyordum.

İlk kitabım, “Madalyonun İçi” 2004 yılında, Remzi Kitabevi tarafından basıldı. Özellikle psikiyatriye, insan ruhuna, iç dünyalara meraklı insanlar çok ilgi gösterdiler kitaba.  Ertesi yıl, yani 2005’te Madalyon Psikiyatri Merkezi’ni kurdum. Artık yalnız değildim. Beş kişilik küçük bir kadroyla kurulan merkezde çalışan sayısı şu aralar yüze yaklaşıyor. Yılda yüz binlerce kişi bu merkeze başvuruyor ve bizler de herbirine elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyoruz. Merkezin kurulması hayatıma yeni bir boyut kazandırdı. Eskiden yalnız başıma onlarca kişiye hizmet etmeye çalışıyordum. Bu sayının çığ gibi büyümesi beni adeta havalara uçurdu. Psikiyatrinin, özellikle günümüzde ne kadar önemli olduğunu biliyor, burada çoğu zaman insanların kaderinin değiştiğine gönülden inanıyordum. Hele bizim gibi hızla değişen ve gelişen bir ülkede buna çok ihtiyaç vardı. Artık yeni bir hedefim daha olmuştu; daha çok insanın yardım almasını sağlamak…

Üstelik Psikiyatri özel bir bilim dalıydı. Diğer tıp dallarından farklıydı. Hastane köşelerinde böyle bir yardımı, doktor çok istese de vermesi zordu. Gizlilik, dikkat, zaman ve çok özen istiyordu bu iş. Klinikte bazen terör estiriyordum, çünkü en küçük bir hata yapılmasını istemiyor, kliniğe gelen herkesin aradığını bulması, istediğini alabilmesi için olmadık şeylere takılıyor, işi biten çıksa bile ben, yine gece yarılarına kadar klinikte kalıyordum. Ama her şeye rağmen çok mutluydum.

2006 yılında sevgili eşim Aydın hastalandı. Sanki dünya başıma yıkıldı zannettim. Acılar da, güzellikler de üst üste gelirmiş. Bizde de öyle oldu. O birkaç yıl hayatımın en karanlık günlerini yaşadım ve 2007 de eşimi kaybettim. O sıralar, bir daha hiç gülemeyeceğimi sanıyordum. Ama hayat devam ediyordu, zaten aynı yıl küçük Aydın’ın dünyaya gelmesiyle biraz olsun gülümsemeye başladık. 2008’de ikinci kitabım “Günahın Üç Rengi” yine Remzi Kitabevi tarafından yayımlandı.

Yazma işi giderek hayatımda daha önemli bir yer tutmaya başlamıştı. Aydın’ın bu dünyayı terk edişiyle birlikte geceler ancak yazarak geçiyordu zaten. 2011'de “Hayata Dön” adlı üçüncü kitabım da yine aynı yayınevinden çıktı.

Kliniği kurarken amacım, bir an önce aynı hizmetin ülkenin her köşesine yayılmasını sağlamaktı zaten ama bürokratik engeller buna izin vermiyordu. Büyük mücadelelerin sonunda 2013 yılı Şubat ayında İstanbul, Levent şubemiz açıldı. Darısı diğer illere dedim içimden.

Belli bir yaştan sonra insanın hayata bakışı da, hayalleri de çok değişiyor. Özellikle benimki gibi bir işiniz var ve her gün yeni insanlar, yeni hayatlar, yepyeni bakış açıları görüyor ve dinliyor, pek çok acıya ortak oluyorsanız, gelişmemek, değişmemek mümkün değil. Şimdi artık benim mutlu olabilmem için, başkalarını mutlu edebildiğimi görmem gerekiyor.

Şu aralar yazmaya artık daha çok zaman ayırıyorum. Evde yalnızım ama klinik çok kalabalık. Zaten ben de akşama kadar klinikteyim. Eve yazmak, sonra da yatmak için geliyorum. Hayatım hep çalışarak geçti. Hala çok severek çalışıyorum. İnsan denen, dünyanın bu en muhteşem varlığına yapılacak en küçük katkı bile kutsal bir görev, kutsal bir iştir diyenlerdenim.

Yeni bir kitap üzerinde çalışıyorum. Kitap yazmak benim için çok keyifli ama kolay değil. Bir kitabı, en az on farklı biçimde yazdıktan sonra ancak beğeniyor ve yayınevine gönderiyorum. Gittiğim yerlerde benim kitaplarımı okumuş birileriyle karşılaşmak beni her zaman çok heyecanlandırıyor ve gururlandırıyor. Okuyuculardan aldığım sevgi ve destek sayesinde umarım daha fazla yazacağım.

En derin saygı ve sevgilerimle…

 

Dr. Gülseren BUDAYICIOĞLU

  • Uzmanlarımızdan Psk. Melisa Paker Akdoğan Ufuk Üniversitesi'nde Seminer Verdi.

    Madalyon Akademi uzmanlarından Klinik Psk. Melisa Paker Akdoğan 24 Mart 2016 Perşembe günü Ufuk Üniversitesi Psikoloji Bölümü Gelişim Topluluğu aracılığı ile öğrencilerle buluştu.  'Hayatınızı Mercek Altına Alın' konulu seminere yaklaşık yüz kişilik bir katılım oldu. Katılımcılara teşekkür ederiz.

     

    29 Mart 2016
  • Türk Psikologlar Derneği Travma ve Afet Birimi uzmanlarından Ceylan Nur Akgün ve Hande Aydın'ın "Toplumsal Travma" Röportajı

    Bu kapsamda doğal afetler ya da toplumsal olaylarda, bu olayları takiben en kısa zamanda mağdurlara ulaşarak psikolojik anlamdaki ihtiyaç tespitini gerçekleştiriyoruz. Mağdurların bu tür olaylar sonrasında yaşadıkları şok nedeniyle bu tür yardımları talep etmeleri zaman alabiliyor. Bu nedenle bu olaylardan yaralı olarak kurtulmuş ya da bir yakınını kaybetmiş olan vatandaşlarımızın çalıştığı kurum, gittiği okul gibi sosyal çevresine psikoeğitimler veriyoruz. Çoğu vatandaşımız bizlere bu etkileşimler sayesinde ulaşabiliyor.

    25 Mart 2016
  • Madalyon Klinik - Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Ziyareti

    Merkezimiz uzmanlarından Dr. İrem Yıldız, 8 Mart Dünya Kadınlar günü ve 14 Mart Tıp Bayramı nedeniyle, 14 Mart 2016 tarihinde, Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği'nin Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Ziyareti kapsamında, tutuklu kadınların psikiyatrik ilaç kullanımı hakkında sorularını cevapladı ve onlarla bir söyleşi gerçekleştirdi. Madalyon Klinik olarak böyle güzel bir etkinlikte yer almış olmaktan dolayı mutluyuz; davetleri için Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği Yıldız Şubesi'ne teşekkür ederiz.

    22 Mart 2016
  • Terörü Lanetliyoruz

    Madalyon Ailesi olarak, dün akşam saatlerinde Ankara'da meydana gelen hain terör saldırısı sonucu hayatını kaybeden tüm vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, yaralılarımıza acil şifa, ailelerine sabır diliyoruz.

    14 Mart 2016
  • Açık Eğitim Duyurusu (Ankara) - İlişki Kurma Sanatı

    Birbirinden farklı karakter özelliklerine sahip, farklı değer yargıları ve inançları olan insanların profesyonel, sosyal ve duygusal ilişkiler kurabilmesini bir sanata çevirmek ancak kişinin kendini ve diğerlerini anlayabilmesiyle mümkün. Peki bunu nasıl yapacağız?

    16 Şubat 2016
  • Açık Eğitim Duyurusu (İstanbul) - İlişki Kurma Sanatı

    13 Şubat Cumartesi günü, Madalyon Kurumsal – Psikoloji Odaklı Eğitim Merkezi eğitmenlerinden Psk.Hande Cesur eşliğinde, iletişimin önündeki engelleri kaldırabilmeyi ve nefes alan ilişkiler yaratabilmeyi hedefleyen bu eğitimde, iletişimin tüm öğelerini anlayarak; psikoloji biliminin, insanları anlamak ve kendimizi ifade etmek için önerdiği çözümleri tartışacağız.

     



    09 Şubat 2016
  • Dr. Gülseren Budayıcıoğlu Söyleşi ve İmza Gününde Kitapseverlerle Buluşuyor!

    13 Şubat Cumartesi günü saat 15.00’te D&R Ankara Panora AVM’de “Kadın Erkek İlişkileri, Mutluluk” konulu söyleşi ve imza gününe tüm kitapseverleri bekliyoruz.

    05 Şubat 2016
  • Madalyon Kurumsal'da Açık Eğitimlerimiz Başlıyor!

    İlk eğitimimiz "Bir Kalp Bir Beyinle İki Hayatı Yönetmek | İş ve Özel Hayatın Dengesi", 6 Şubat Cumartesi günü Saat: 14.00-16.00 arasında, Psikolog Hande Cesur'un sunumuyla Madalyon Psikiyatri Merkezi'nde. 

    29 Ocak 2016
  • Madalyon Psikiyatri Merkezi Ekibi TSE Eğitim Programından Geçti

    Madalyon Psikiyatri Merkezi Ekibi olarak danışanlarımıza verdiğimiz hizmeti daha da kaliteli hale getirmek adına TSE EN ISO 9001 – Kalite Yönetim Sistemleri eğitimi aldık. 

    10 Temmuz 2015
  • Çocuklarda Tik Bozuklukları

    Uzmanlarımızdan Klinik Psk. İpek Gökozan'ın Milliyet Gazetesi'nde yayımlanan yazısına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. 

    http://www.milliyet.com.tr/cocuklarda-tik-bozukluklari-pembenar-yazardetay-saglik-2078407/

    30 Haziran 2015
  • Depresyon Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yolları

    Son zamanlarda yaşamın getirdiği zor koşullarla birlikte “Bugün biraz depresifim, bu aralar depresyondayım” gibi cümleleri sık sık duymaktayız. 

    18 Haziran 2015
  • Hiperaktivite Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yolları

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) aşırı hareketlilik, dürtüsellik (düşünmeden hareket etme), dikkat dağınıklığı belirtileri ile kişinin akademik, sosyal, mesleki yaşamlarında olumsuz etkileri olan psikiyatrik bir bozukluktur. 

    18 Haziran 2015
  • Terapi Nedir?

    Terapi denince çoğumuzun aklına filmlerdeki terapi sahneleri gelir; danışan bir divana uzanmıştır, terapistin yüz ifadesi yok denecek kadar azdır ve terapi “Çocukluğunuza dönelim” ile başlar. Aslında terapi boyunca olan gerçekte bu değildir.

    18 Haziran 2015
  • Stres Nedir? Nasıl Başa çıkılır?

    Hepimizin hayatında stres kaçınılmazdır. Hemen hemen her gün stres ile karşılaşırız; trafik sıkışıktır ve işe yetişmemiz gerekebilir, yöneticimiz son anda bize yeni bir görev verebilir ve görevin yetişmesine az bir süre vardır, romantik partnerimiz ile tartışabilir ve kendimizi yeterince iyi ifade edemediğimizi düşünebiliriz…

    18 Haziran 2015
  • Mesleki Danışmanlık

    Üniversite tercihlerinizi yaparken desteğe daha fazla ihtiyaç duyabilirsiniz... Böyle bir dönemde aklınızı karıştıran birçok soru veya sorun olabilir. Bu süreci daha iyi yönetebilmek için uzmanlarımızdan mesleki ilgi ve kariyer planlamada danışmanlık hizmeti alabilirsiniz.

    12 Haziran 2015
  • İstanbul Madalyon'da Neurobiofeedback Uygulamasının Yapıldığını Biliyor Muydunuz?

    Neurobiofeedback kişinin zihnini ve bedensel bazı belirtilerini kontrol edebildiğini kanıtlayan bir cihazdır.  Biofeedback bizlere kalp atışı, vücut sıcaklığı, nefes alış verişlerimiz, kas gerginliğimiz gibi bedensel verilerimizi sunarken, neurofeedback beyin dalgalarını ölçer ve bunları  bir ekrana yansıtır. Her iki sistemde de ölçümler parmaklara, vücuda ve başa yerleştirilen elektronik sensörler aracılığı ile yapılmaktadır.

    09 Haziran 2015
  • Teo Serisi'nin İlk Üç Kitabı Yayımlandı

    Madalyon Psikiyatri Merkezi uzmanları tarafından hazırlanan Teo Serisi’nin ilk üç kitabı yayımlandı.

    Minik kahramanımız Teo, Türkiye’de yaşayan bir ailenin büyüme yolundaki sevimli, neşeli, muzip çocuğu. Her şeyi merak edip sorgulayan, sürekli hayaller kuran Teo her çocuk gibi kimi zaman içinden çıkamadığı durumlarla karşılaşır. İşte bu seride Teo, ailesinin uygun yaklaşımlarıyla ona sıkıntı veren bu durumlardan kurtulur. 

    21 Kasım 2014
  • Kahvaltı Yapmadan Evden Çıkmayın

    Kahvaltı öğünlerin en önemlisidir ve asla atlanmamalıdır. Zaman bulamamak bahanesiyle ertelediğiniz kahvaltılar, metabolizmanızı yavaşlatmaktadır. Ofis ortamında dahi kolayca hazırlayabileceğiniz pratik bir tarife ne dersiniz? Yulafın tok tutucu özelliği ile mevsim meyvelerinin antioksidan etkisinden faydalanarak, sadece 5 dakikada hazırlayabileceğiniz pratik kahvaltı ile artık metabolizmalar hızlanacak.

    30 Eylül 2014
  • Yeni Diyetisyenimiz Ailemize Katıldı

    Yeni diyetisyenimiz Aysu Özkan merkezimizin Diyet ve Beslenme Bölümünde çalışmaya başladı. Yaşlılık Beslenmesi, Sporcu Beslenmesi, Gebe ve Emzikli Beslenmesi gibi konularda da destek verecek olan Diyetisteyen Aysu Özkan Pazar hariç her gün 09.00-18.30 saatleri arasında Ankara şubemizde hizmet verecektir. 

    07 Ağustos 2014
  • Aile yapınız geleneksel mi?

    Psikolog Cem Özgen ile geleneksel aile yapısı ve çocuk yetiştirme şekilleri üzerindeki etkisi hakkında keyifli bir sohbet yaptık. Cem Özgen’e göre, geleneksel yapımızda demokratik aile kavramı yok.

    17 Temmuz 2014
  • Anksiyete Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yolları

    Her insan belli durumlar karşısında kaygı yaşar, ancak kaygı kimi zaman sürekli bir hal alır. Kişi kötü bir haber alacakmış, bir felaket durumu ile karşı karşıya kalacakmış gibi belirli bir nedeni olmayan korku, tedirginlik, huzursuzluk hissi duyabilir.

    18 Haziran 2014
  • Panik Atak Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yolları

    Panik atak, aniden ortaya çıkan, kişiye yoğun sıkıntı ve korku hissi veren, çeşitli bedensel belirtilerle bir süre devam eden nöbetlerdir.

    18 Haziran 2014
  • Çocukların Akıllı Ev Projesini Değerlendirdik

    Madalyon Psikiyatri Merkezi'nden Uzman Psikolog Pınar Çakır Aksu ve RPR Medya AŞ İnşaat Sektör Temsilcisi Ceren İlbaşı'dan oluşan jürimiz seçim yaparken oldukça zorlandı. Dereceye giren öğrencilerimizin tasarımlarını, hem hayata geçirilebilir olmasına hem de yaratıcı tasarımlara dikkat ederek değerlendirdik. 

    03 Haziran 2014
  • Soma ve Çocuk

    Madalyon Psikiyatri Merkezi resmi açıklamasıdır.

    13 Mayıs 2014 tarihinde Manisa ili Soma ilçesinde meydana gelen elim olay sebebiyle toplumun her kesiminde derin bir hüzün yaşanmaktadır. Birçok kişi, kitle iletişim araçlarından aldığı bilgiler ve izlediği görüntülerle, yaşanan olayda hayatını kaybeden işçilerimizin ailelerinin yasına ortak olmaktadır. 

    16 Mayıs 2014
  • Kedi Vahşetinin Altındaki Psikoloji

    Türkiye Eskişehir’de yaşanan kedi vahşetini konuşuyor. Haberin büyük etki uyandırmasında şüphesiz ki, görüntülerin soğukkanlılıkla sosyal medyada paylaşılması da etkili oldu.

    10 Şubat 2014
  • Antidepresan Kullanımı Neden Arttı

    Antidepresan ilaç kullanımının yüzde 56 oranında arttığını belirtilmesi üzerine Psikiyatrist Dr. Gülseren Budayıcıoğlu açıklamada bulundu.

    04 Şubat 2014
  • Sosyal Medyada 'Phubbing' Çılgınlığı

    Medya ve İletişim Uzmanı Hande Cesur, sosyal medyadan hayatımıza sızan ‘phubbing’ kavramına açıklık getirerek, bu çılgınlığın tehlike çanları çaldığının altını çizdi. 

    24 Ekim 2013
  • Yeni Evli Çiftlere Öneriler

    Madalyon Psikiyatri Merkezi uzmanlarından Klinik Psikolog Handan Ergün Hoşrik ile yeni evlenen çiftlere öneriler, evlilikte ilk ayların zorlukları ve çift terapisi üzerine keyifli bir röportaj yaptık.

    18 Ekim 2013
  • Dünya Ruh Sağlığı Günü İçin Bir Araya Geldiler

    Madalyon Psikiyatri Merkezi kurucusu Psikiyatrist Dr. Gülseren Budayıcıoğlu ve Psikiyatrist Prof. Dr. Cengiz Güleç Dünya Ruh Sağlığı Günü için bir araya geldi.

    10 Ekim 2013
  • Zihinsel Antrenman Sporda Performansı Arttırıyor

    Türkiye Tenis Federasyonu III. Kademe Tenis Antrenörlüğü kursunda Madalyon Psikiyatri Merkezi İletişim Uzmanı Hande Cesur tarafından ‘Zihinsel Antrenman’ eğitimi verildi. Hande Cesur zihinsel antrenman konusunda yeterli bilgiye ve deneyime sahip tüm antrenörlerin sporcularını en büyük hedefleri olan başarıya taşıyabileceklerinin altını çizerek zihinsel antrenman konusunda şu bilgileri verdi:

    08 Ekim 2013
  • Özel Eğitim Merkezlerinde Psikolojik Destek Çok Önemli

    Madalyon Psikiyatri Kliniği tüm ilginin yeni eğitim öğretim döneminde olduğu bu günlerde dikkatleri eğitimin başka bir ayağına çekerek, özel durumu olan çocukların ailelerini Özel Eğitim Merkezleriyle ilgili bilgilendirdi. Merkezin uzmanlarından Psikolog Pınar Daldikler bu konuda yönelttiğimiz soruları yanıtlarken, özel eğitimde psikolojik desteğin öneminin altını çizdi.

    25 Eylül 2013
  • Sponsorluğunu Üstlendiğimiz 3.ODTÜ Sinirbilim Günleri

    Madalyon Psikiyatri Merkezi Sponsorluğunda, 3. ODTÜ Sinirbilim Günleri, Kongre Kayıtları Başlamıştır. Başkanımız Dr. Gülseren BUDAYICIOĞLU Konuşmacı Olarak Katılacaklardı

    14 Nisan 2017
  • “Cinsel Gelişim” Eğitimi

    Merkezimiz Psikologlarından Psk. Çağla Kınalı tarafından Yıldız Koleji öğrencilerinin anne babalarına “Cinsel Gelişim” konulu eğitim verildi.

    04 Haziran 2013
  • “Sınav Kaygısı” Konulu Seminer

    Merkezimiz Psikologlarından Psk. Damla Til tarafından Sainte Pulcherie Mezunları Vakfı Özel Yeni Nesil 2000 İlköğretim Okulu 7. Ve 8. Sınıf öğrencilerine 'Sınav Kaygısı" konulu seminer verildi.

    04 Haziran 2013
  • İstanbul Şubemiz de SGK ile Çalışmaya Başlamıştır

    İstanbul şubemizde 27 Mayıs 2013 tarihinden itibaren SGK'lı hastaların kabulüne başlanacaktır.

    23 Mayıs 2013
  • CogniPlus

    CogniPlus dikkat, bellek, yürütücü işlevler ve görsel-motor koordinasyon yeteneklerinin geliştirilmesi için kullanılan bilgisayar destekli bir zihin geliştirme programıdır.

    11 Mayıs 2013
  • Çocuğunuzla Merkezimize Gelirken Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Çocuğunuza yapılması gereken açıklama, görüşmeye katılması gereken kişiler ve test uygulamalarına gelirken dikkat edilmesi gereken hususlar ile ilgili kısa bilgiler.

    18 Mart 2013
  • Madalyon Psikiyatri Merkezi İstanbul Şubesi Açıldı!

    Karanfil Sokak No:5 Levent / Beşiktaş İstanbul adresinde hizmet vermeye başlamıştır.

    Randevu için: 0212 - 284 01 01

    23 Kasım 2012
  • Nöroloji Bölümümüz Açılmıştır

    Madalyon Psikiyatri Merkezi Nöroloji Bölümü, tüm nörolojik hastalıkların tanı ve tedavisiyle ilgili hizmet vermektedir. 

    23 Kasım 2012
  • Tele Seans

    Telefon randevusu sayesinde Türkiye’nin neresinde olursanız olun doktorunuz veya psikologunuz ile telefon aracılığı ile 30dk veya 45dk görüşme yapabilirsiniz.

    26 Temmuz 2011
  • Vajinismus Tanı ve Tedavisi

    Günümüzde güncel yaklaşımlarla tedavisi kısa sürede gerçekleşebilen, cinsel ilişkiye girememek olarak bilinen yaklaşık her 10 kadından birinde görülen bir rahatsızlıktır.

    26 Temmuz 2011
  • EMDR Terapi

    EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden Yapılandırma) çözümlenmemiş anıların rahatsız edici etkilerini ortadan kaldırmaya yönelik bir metottur. 

    26 Temmuz 2011
  • Beslenme ve Diyet Bölümümüz Açılmıştır

    Yaşamın her döneminde sağlığın temelini oluşturan beslenme, insanın büyümesi, gelişmesi, fizyolojik işlevlerini sürdürmesi ve sağlıklı olarak uzun süre yaşaması için gereklidir.

    26 Temmuz 2011