Sıkça Sorulan Sorular

Psikiyatri Merkezi’ne kimler gitmelidir?

Kendini mutsuz, çaresiz, güvensiz ve sıkıntıda hisseden, sorunlarına çözüm üretemeyen, insanlar arası ilişkilerde başarısız, kendini sevmeyen, beğenmeyen, sık sık kafasına bir şeyler takılan, geceleri uyuyamayan, yaşama sevincini kaybetmiş kişilerin mutlaka bir psikiyatra başvurması gerekir. Bu konuda sayabileceğimiz daha pek çok sorun vardır. Çeşitli korkular, bazı hareketlerin irade dışı tekrarı, tikler, baş edilemeyen kıskançlıklar, ani parlamalar, öfke nöbetleri, agresif ve kırıcı davranışlar, aşırı içe dönüklük, aşırı alınganlık, sık ağlamalar, toplumdan kopma, hayata karşı ilgisizlik, belli konulara takılıp kalma, çok uyuma, yataktan çıkmak istememe, aşırı tembellik, aşırı dağınıklık veya tam tersi aşırı titizlik vs. Aynı kişide bunların hepsi birden bulunmayabilir ama kişi kendini yetersiz, güvensiz ve en önemlisi umutsuz hissediyorsa bunu mutlaka bir meslek mensubu ile paylaşmalıdır.Kendini mutsuz, çaresiz, güvensiz ve sıkıntıda hisseden, sorunlarına çözüm üretemeyen, insanlar arası ilişkilerde başarısız, kendini sevmeyen, beğenmeyen, sık sık kafasına bir şeyler takılan, geceleri uyuyamayan, yaşama sevincini kaybetmiş kişilerin mutlaka bir psikiyatra başvurması gerekir. Bu konuda sayabileceğimiz daha pek çok sorun vardır. Çeşitli korkular, bazı hareketlerin irade dışı tekrarı, tikler, baş edilemeyen kıskançlıklar, ani parlamalar, öfke nöbetleri, agresif ve kırıcı davranışlar, aşırı içe dönüklük, aşırı alınganlık, sık ağlamalar, toplumdan kopma, hayata karşı ilgisizlik, belli konulara takılıp kalma, çok uyuma, yataktan çıkmak istememe, aşırı tembellik, aşırı dağınıklık veya tam tersi aşırı titizlik vs. Aynı kişide bunların hepsi birden bulunmayabilir ama kişi kendini yetersiz, güvensiz ve en önemlisi umutsuz hissediyorsa bunu mutlaka bir meslek mensubu ile paylaşmalıdır.

Psikiyatride neden ilaç kullanılır? İlaçlar neyi değiştirir?

Psikiyatri pozitif bir bilim dalıdır. Yani diğer tıp dallarında olduğu gibi ruhsal hastalıklarda da bedende, özellikle beynimizde bazı biyokimyasal değişiklikler olmakta ve bu ilaçlarla bunlar düzeltilmeye çalışılmaktadır.

Bundan 30-40 yıl öncesine kadar yani oldukça yakın bir zaman önce bunlar bilinmiyordu. Dolayısıyla ruh hastalarına sadece onları biraz olsun sakinleştiren, hem kendilerine hem de çevreye zarar vermelerini engelleyen uyuşturucu tür ilaçlar kullanılıyordu. Muhtemelen bu nedenle bugün hala psikiyatride kullanılan ilaçların bu tür uyuşturucu ilaçlar olduğu sanılmaktadır. Hatta pek çok tıp doktoru bile bu ilaçlara ihtiyatla yaklaşmakta ve hastalarının bu tür ilaçlar kullanmasına pek sıcak bakmamaktadır. Halbuki tıp dalları içinde son yüzyılın ikinci yarısında en büyük ilerleme ruh bilimi dalında olmuş, nedeni pek bilinmeyen pek çok ruhsal hastalığın beyin enzimlerindeki değişikler, dengesizlikler yüzünden ortaya çıktığı bilimsel araştırmalarla kesinleşmiş ve bu bozuklukları düzelten ilaçlar hızla piyasaya verilmiştir.

Özellikle anti-depresanlar yani depresyon ilaçları bütün dünyada milyonlarca insan tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Çünkü depresyona girmiş, hayattan bütün umudunu kesmiş, hayatı cehenneme dönmüş pek çok insan bu ilaçlarla şifa bulmuş, uzun, maliyeti çok yüksek ve zahmetli psikoterapi seansları, yerini ilaçlara bırakmıştır.

Yaşamın giderek zorlaştığı, buna paralel olarak insan ruhunun köşeye sıkıştığı yüzyılımızda, pek çok insan hayatının bir döneminde böyle bir yardıma ihtiyaç duyabilmektedir.

Psikiyatride kullanılan ilaçların çoğunu antibiyotiklere benzetebiliriz. Özellikle anti-depresanlar antibiyotiklere çok benzer. Tıpkı onlar gibi ilk alındıklarında pek işe yaramazlar. Etki gösterebilmeleri için kanda belli bir düzeye gelmeleri gerekir. Ancak bundan sonra beyne ulaşabilir ve bozulmuş enzim seviyelerini etkilemeye başlarlar. Bu nedenle en az bir iki hafta hatta bazen bir ay boyunca kullanmadan etkileri görülmez. Üstelik bu tür ilaçlar bir ayda da kesilmez. En az dört, beş, hatta altı ay boyunca kullanılmaları gerekebilir. Bazı kronik ve tekrar edici durumlarda kişiler bu ilaçları yıllarca kullanmak durumunda kalabilirler.

Depresyon geçirdik diye ömür boyu ilaç mı kullanacağız?

Hayır. Depresyon tedavisi genellikle altı ayda biter, ancak ısrarla geri gelen, tekrar eden inatçı depresyonlarda bu süre daha da uzayabilir. Ayrıca doğru ilacı alıyorsanız, bu ilaçların uzun süre kullanılmalarında ciddi bir sakınca yoktur. Zaten uzun süre kullanılmak üzere üretildiklerinden, vücutta ciddi bir tahribat yapmazlar. Önemli olan bu ilaçların doktor gözetiminde kullanılmasıdır, çünkü hiç gerekmediği halde bu tür ilaçları uzun süre almak tahmin edileceği gibi kişi için zararlı olabilir, ruhsal dengeyi bozabilir. Tüm dünyada özellikle de bizim ülkemizde arkadaşlar, komşular birbirlerine ilaç önerebilmekte, “bana iyi geldi, sen de al” gibi tavsiyeler yapabilmektedir. Bu sanıldığından daha büyük maliyetler çıkarabilen, son derece yanlış tavsiyelerdir. Ruhsal etkili ilaçlar mutlaka hekim gözetiminde ve denetiminde kullanılmalıdır.

Psikiyatrinin kullandığı ilaçlar alışkanlık yapar mı?

Ruhsal hastalıkların tedavisinde üç tür ilaç kullanılır. Kırmızı reçeteye tabi ilaçlar, yeşil reçeteye tabi ilaçlar ve hekimliğin diğer dallarında olduğu gibi beyaz reçeteyle satılan ilaçlar. Kırmızı reçete, bedende kısa sürede ciddi bağımlılık yapabilen ilaçlarda kullanılır. Psikiyatri bu tür bağımlılık yapabilen ilaçları pek kullanmaz. Bu tür ilaçlar daha çok şiddetli ağrılara karşı kısa süreler için diğer tıp dallarında kullanılır. Psikiyatride kırmızı reçete özellikle dikkat eksikliği ve hiperaktivite gibi çocuklarda sık görülen hastalıklarda  kullanılır. Doktor kontrolünde kullanılan bu ilaçlardan çocuklar çok yararlanabilir ve ergenlik döneminde de genellikle bu tedaviye son verilir.

Yeşil reçeteye tabi sıkıntı giderici, rahatlatıcı ilaçlar psikiyatride çok sık kullanılır. Bu tür ilaçlar bedende bağımlılık yapmaz, alışkanlık yapabilir. Bunlar da mutlaka hekim kontrolünde kullanılmalı ve hekimin önerdiği dozların üzerine çıkılmamalıdır.  Uzun süre kullanıldıkları durumlarda ilaçlar yavaş yavaş kesilmelidir.

Beyaz reçeteyle satılan psikiyatrik ilaçların bağımlılık veya alışkanlık yapma etkileri yoktur ancak bu ilaçlar da ani kesildiklerinde ciddi ruhsal ve bedensel tepkilere yol açabilirler. O nedenle bütün bu ilaçlar doktorunuzun önerisiyle kullanılmalı ve hepsi de aniden değil, yavaş yavaş kesilmelidir.

Psikoterapi nedir?

Psikoterapi çok geniş anlamda düşünce, duygu ve davranışları, konuşma ve ilişki kurma yolları ile etkileyerek değiştirme ve iyileştirmek demektir. Ancak ruh sağlığı hizmetlerinde kullanılan anlamıyla psikoterapi denince, psikiyatri ve psikoloji bilgilerine dayanan, psikiyatrik bozukluğun ya da zorlayıcı yaşam olaylarının sonucunda gelişen kişiyi, kendisini ve çevresini zorlayan belirtilerin iyileşmesi için hasta ile olumlu bir ilişki içinde özel teknikleri kullanan bir takım uygulamalar anlaşılır.

Psikoterapinin farklı çıkış noktalarından kaynak alan türleri vardır. Terapistin hastaya yanaşma biçimi ve tutumuna göre bastırıcı, destekleyici ve derinliğine araştırıcı psikoterapi türleri olabildiği gibi; psikiyatri ve psikolojik kuramlar çıkış noktasına göre ise psikodinamik temellere dayanan, öğrenme ilkelerine dayanan, var oluşsal ilkelere dayanan ve bilişsel-davranışçı ilkelere dayanan psikoterapi türlerinden bahsedilebilir. Ayrıca psikoterapiler bireysel, grup, psikodrama, oyun ve aile olmak üzere tedavi durumunun biçimine göre de tanımlanmaktadır.

Terapide öncelikle hastanın kendisiyle ilgili sorunlar ve yaşadığı olumsuzluklar karşısında kendi sorumluluğunu görmesi sağlanmalıdır. İnsan sorunlarının sebebini tamamen dışarıda arar ve bu konuda sorumluluk almak istemezse, terapinin bir yararı olmaz. İnsanların çoğu sorunlarının sebeplerini çevrede, yani yakın ilişki içinde oldukları insanlarda, aile ve iş çevrelerinde arar. Bu nedenle terapide doktoru en çok zorlayan konuların başında bu gelir. Her birimiz kendi yaşam biçimimizin sorumlusu ve yaratıcısı olmak zorundayız. Sonuç olarak terapi süreci, iç çatışmalara rehberlik edecek olan sorgulayıcı bir benlik bilincinin ve kaygının oluşmasını sağlamaya çalışır.

Bilimsel yönü yadsınamayan psikoterapinin, hekimlik gibi bir sanat yanı da vardır. Çünkü psikoterapi özünde, hasta ile ilişki kurarak etkileme sanatıdır. Dolayısıyla psikoterapide dinleyebilmek, empati yapabilmek, ilgilenebilmek, yan tutmamak, yargılamamak ve esnek olabilmek, bu sanatın icrasında psikiyatri ve psikolojiyi bilmek kadar önemlidir. 

Depresyon nedir, tedavisi var mıdır?

Depresyon en sık rastladığımız ruhsal hastalıklardan biridir. Her sağlıklı insan hayatının bir döneminde depresyon geçirebilir. Toplumda bu oran yüzde yirmi civarındadır. Zaten bu hastalığın belirtilerini saymaya başlayınca çoğunuz onu tanıyacaksınız. Klinik anlamda depresyon kişinin günlük uyumunu ve ilişkilerini bozacak şiddette ruhsal çöküntü belirtileri ile karakterize ağır ve oldukça zor bir hastalıktır.

Ağır bir keder, çaresizlik, umutsuzluk, cesaretsizlik, güvensizlik, değersizlik gibi duygular  egemendir. Kişi eskiden yapmaktan zevk aldığı hiçbir şeyden tat almaz olur ve yaşam anlamını yitirir. Sosyal ilişkiler biter ve şiddetli bir iç sıkıntısı ve tedirginlik duygusu hastalığa eşlik eder.

Konsantrasyon bozukluğu ve unutkanlık başlar. Geçmişteki hatalar kişinin gözünde büyür ve hatta kişi kendini asla bağışlanmayacak bir günahkar gibi görür. Bu da beraberinde intihar düşüncelerini getirebilir.

Uyku bozuklukları başlar. Özellikle kişi sabaha karşı yoğun bir iç sıkıntısıyla uyanır. Cinsel güç ve istekte azalma, genel bir halsizlik, yorgunluk, baş ve sırt ağrıları, kabızlık, tansiyonda düşme, iştahsızlık, kilo kaybı gibi bedensel şikayetler de sık görülen belirtiler arasındadır.

Depresyon kadınlarda erkeklere oranla dört kat daha fazla görülmekle birlikte, intihar oranı erkeklerde daha yüksektir. Yalnız yaşayanlar, yeni boşanmış veya eşini kaybetmiş olanlar, sorunlarını başkalarıyla paylaşamayanlar özellikle intihara yatkınlık gösterirler. Mesleğinin zirvesine ulaşmış başarılı iş adamları da risk grubuna girerler. Özgeçmişinde veya soy geçmişinde intihar öyküsü bulunanlar da risk grubundadırlar. Depresyondaki kişilerin zeka düzeyleri yükseldikçe intihar riskleri artar.

Bütün bunlardan sonra hem kendi adımıza hem de yakınlarımız adına bu hastalığı iyi tanımalı, asla hafife almamalı ve ilk fırsatta bir ruh doktoruna başvurmalıyız. Çünkü depresyon psikiyatrinin en iyi tedavi edebildiği, en net sonuçlar alabildiği, kişinin tamamen eski sağlığına kavuşabileceği ve kişide hiçbir iz bırakmadan geçip gidebilen bir ruhsal bozukluktur.

Tedavi mutlaka bir ruh doktoru tarafından yapılmalıdır. Antidepresan ilaçların kullanımı depresyonda çok önemlidir. Bu ilaçlar tıpkı antibiyotikler gibidir. Sonuç alabilmek için belli süre ve dozlarda kullanılmalıdır. En iyi sonuçlar ilaç tedavisi ve psikoterapinin birlikte uygulandığı durumlarda alınır.

Manyak kime denir? Böyle bir ruh hastalığı var mıdır?

Eski söylenişiyle “psikoz manyak depresif” veya “manik depresif psikoz” olarak adlandırılan hastalığın taşkınlık durumlarıyla birlikte giden bölümüne “manik atak” bunu geçiren kişiye de “manyak” denir. Çağdaş sınıflandırmada “Bipolar hastalık” olarak tanımlanır ve kalıtımsal faktörlerin bu hastalığın ortaya çıkışında önemli rol oynadığı görülmektedir. Duygulanım bozukluklarının daha seyrek görülen ve depresyona zıt belirtilerle seyreden ikinci ana türü manik bozukluktur. Manik bozukluğun klinik belirtileri şöyle özetlenebilir;

En önemli duygu kişinin kendini hiç olmadığı kadar iyi, neşeli, keyifli ve mutlu hissetmesidir. Dünyada belki de kişinin kendini çok iyi hissettiği tek hastalık budur. Ancak duygulardaki bu aşırılık çevre tarafından hemen fark edilir. Zaten her şeye çok çabuk kızdığı için sesi hep çok yüksektir ve çok konuşmaktan dolayı genellikle sesleri kısıktır. Bu durum çok içip kafayı bulmuş birinin ruh haline benzetilebilir. Çabuk kızdıkları kadar çabuk ağlar ve çabuk pişman olurlar.

Depresyonun tersine kişinin kendine olan güveni artmıştır. Sınırsız bir enerji, iştahsızlık, uykusuzluk, çarpıntı ve tansiyon yükselmesi olur. Çevreyle ve polisle sıklıkla başları derde girer. Özellikle kadın hastalar bu nöbet sırasında açık saçık ve gösterişli giyinir, bol bol takıp takıştırırlar. Çevre bunu cinsel bir davet gibi algılayabilir. Herkesle olduğu gibi erkeklerle de çok kolay ilişki kurar ve bunu gerçek bir aşk zannedebilir ve sonradan çok pişman olacakları şeyler yapabilirler. Erkekler için de durum aynıdır. Onlar da karşı cinsle hiç düşünmeden ilişkiye girer ve sonradan çok zor durumlarda kalabilirler.

Kişiler bu dönemde çok para harcar, yarını hiç düşünmeden büyük bir güven içinde yeni işlere, yeni tekliflere açık olurlar. Kredi kartları bu hastalar için büyük bir tehlike oluşturur. Daha da kötüsü manik atak geçiren hastaları bir süre sonra son derece ağır bir depresyon bekler. Bu iki büyük nöbet değişik aralarla hastalara gidip gidip gelir. Nöbet aralarında kişi tamamen eski kişiliğine geri döner.

Günümüzde hem bu ataklar çok iyi tedavi edilebilmekte, hem de bu atakların tekrarı önemli ölçüde önlenebilmektedir.

“Psikiyatr” veya “Psikiyatrist” veya “Ruh Doktoru” ve “Psikolog” arasında ne fark vardır?

Psikiyatr, psikiyatrist ve ruh doktoru aynı anlama gelir. Bir psikiyatrist önce diğer tıp doktorları gibi tıp fakültesinde okur. Buradan mezun olduktan sonra TUS yani Tıpta Uzmanlık Sınavına girer. Psikiyatri ana bilim dalında ihtisas yapacak puanı alanlar, aldıkları puanlara göre Türkiye’nin değişik yerlerindeki Üniversite veya büyük eğitim hastanelerinde ihtisas yapmaya başlarlar.  Beş yıl süren bu asistanlık döneminde doktorlar bir yandan teorik anlamda hocalarından mesleğin inceliklerini öğrenirken, bir yandan da asistan olarak çalıştıkları hastanelerde polikliniklere başvuran veya yatarak tedavi gören hastalara hizmet verirler. Oldukça zahmetli geçen bu yıllarda geceleri sıklıkla kliniklerde nöbet tutar, hem kendi kliniklerinde yatan hastalara hem de hastanenin acil servisine başvuran hastalara hizmet verirler.

Beş yılın sonuna doğru istedikleri veya hocaları tarafından onlara önerilen bir konuda bilimsel araştırma yapar, böylece tezlerini hazırlar ve bu tez kabul edilirse yeterlilik sınavına girerler. Bu sınavı da kazanan doktor artık psikiyatri dalında uzman olmuştur.

Ruh doktorlarının psikologlardan en önemli farkı “tıp doktoru” olması nedeniyle hastasına ilaç yazabilmesi yani medikal tedavi yapabilmesidir. Ruh doktorlarının sadece ilaç yazdığı, psikoterapi yapmadığı konusu yanlış bir görüştür. Ruh doktorları beş yıl süren ihtisas dönemlerinde psiko-terapinin her çeşidini öğrenmekte ve uygulamaktadırlar. Ancak özellikle son çeyrek yüzyılda  dünyanın her yerinde yeni yeni çalışmalar ve yeni buluşlar nedeniyle ruh biliminin giderek daha çok pozitif bir bilim dalı haline gelmesi, ruhsal hastalıklarda ilaç kullanımını öne çıkarmıştır. Bu ilaçları hastalarına sadece ruh doktorları verebilir, ancak ilaçla birlikte hasta hekim arasında kurulan sıcak, yakın, içten bir ilişki biçimi, bu tedaviyi her zaman hızlandırmakta ve daha kolay ve daha çabuk sonuç alınmasını sağlamaktadır.

 

Psikolog kimdir?

Psikolog olabilmek için liseyi bitirdikten sonra psikoloji dalında eğitim veren dört yıllık bir Üniversiteden mezun olmak gerekmektedir. Bu dönemde öğrencilere insan psikolojisi ile ilgili çok kapsamlı bir eğitim verilir. Ortalama olarak bir psikoloji lisans mezunu 26 adet psikoloji kodlu dersi, hem kuramsal hem de dersin gerektirdiği uygulamalarla almaktadır. Eğer lisans mezunu psikolog, yüksek lisans yaparsa bunun için de ortalama 15 psikoloji kodlu ders almak durumundadır. Yani yüksek lisans düzeyinde uzmanlaşmak için bir öğrencinin ortalama 41 psikoloji kodlu ders alması gerekmektedir. Bu önemli bir yetkinlik sınavıdır ve psikolojinin yüksek standartlarının ciddiyetine işaret eder.Bunun yanı sıra psikolojik testler, bu testlerin uygulanış biçimi ve yorumlanmaları konusu psikologların önemli sorumluluk alanlarından biridir.

Psikoloji en yalın tanımıyla, insanın bilişsel süreçlerinin, davranışlarının ve duygularının neden oluştuğunu, nasıl oluştuğunu ve yerleştiğini, nasıl değiştirilebileceğini ve kestirilebileceğini araştıran bir bilim dalıdır. Dört temel alanda faaliyet gösterir. Amaçlarını;

  1. Laboratuar ortamında gerçekleştiren Deneysel Psikoloji
  2. Sosyal ortamlarda gerçekleştiren Sosyal Psikoloji
  3. Gelişim süreci çerçevesinde gerçekleştiren Gelişim Psikolojisi
  4. Davranış ve duygusal sorunlar bağlamında gerçekleştiren Klinik Psikoloji

Psikoloji, günümüzde bu temel alanlardan türemiş 50 civarında uzmanlık alanı olan devasa bir bilim ve meslek dalıdır. Diğer uzmanlık alanları olarak; Eğitim Psikolojisi, Sağlık Psikolojisi, Nöropsikoloji, Endüstri Psikolojisi, Okul Psikolojisi, Adli Psikoloji, Spor Psikolojisi, Trafik Psikolojisi, Psikometri sayılabilir.

Hangi alan olursa olsun, psikolojide insana yaklaşım anlayışı tıp ve dolayısıyla psikiyatrik anlayıştan son derece farklıdır. Psikoloji insanın psikolojik alt yapısında yer alan bilişsel unsurlarla, yapısal ve sosyal etkileşim sonunda kazandığı davranışları ve duyguları dikkate alır. Kazanılmış davranıştan kasıt elbette öğrenme sürecidir. Onun içindir ki öğrenme ve şartlama kuramları ve modelleri psikolojinin tüm alanlarında sıkı sıkıya sarmalanan bir modeldir. Klinik psikoloji benzer bir şekilde sorunlaşmış davranış ve duyguları öğrenme kuramları çerçevesinde anlamaya ve gidermeye çalışan bir temel alandır.

Psikologlar beyin-davranış ve çevre-davranış ilişkisi üzerine çalışırlar. Araştırmacı olarak gözlem, deney ve analiz gibi bilimsel yöntemleri izler, bilimsel bulguları uygulamak için yaratıcılıklarını ve empati yeteneklerini kullanırlar.  Bireylerin ve toplumların değişen gereksinimlerini karşılamak amacıyla yeni yaklaşımlar geliştirirler.

Psikolojide çalışma alanlarının sayısı ve etkinliği her geçen gün artmaktadır. Toplumdaki sorunların çoğunluğunun insan davranışıyla ilgili olması nedeniyle psikolojinin çok fazla çalışma alanı bulunmaktadır. Örneğin kişisel ilişkilerdeki güçlükler, sokakta ve evde şiddet, kendi sağlığımıza ve çevremize zarar veren davranışlarımız, okul problemleri, sınav kaygısı, boşanma süreçleri, fobiler, cinsel sorunlar, konuşma bozuklukları gibi bireysel ve toplumsal sorunlar, psikologların ilgilendikleri sorunlar arasındadır. Psikologlar, bilimsel yöntemle bilgi toplama, bilgiyi analiz etme, önleme ve müdahale stratejileri geliştirme gibi yollarla sorunların çözümüne katkıda bulunurlar. Öğrenme ve bellek konularındaki araştırmalarda kaydedilen gelişmeler ile beden ve ruh sağlığının iç-içeliği psikoloji bilimini her zamankinden daha ilginç bir hale getirmektedir.

Psikiyatri Merkezi’ne kimler gider?

Bedensel bir sorunu olmadığı halde kendini yeteri kadar iyi hissetmeyen, sorunlarıyla başa çıkmakta zorluk çeken, yaşama sevinci azalan, kendini mutsuz ve çaresiz hisseden, çevresiyle pozitif ve sıcak ilişkiler kuramayan, sevmeyen ve sevilmeyen herkes bir psikiyatri merkezine bir şekilde başvurmalıdır. Bunlar bir ruhsal hastalığı işaret etse de etmese de yardım almayı gerektiren durumlardır.

Psikiyatri Merkezinden yardım almak için hasta olmak gerekmez.  Ancak gelişmemiş veya yeni gelişmekte olan ülkelerde, sadece ağır ruh hastaları psikiyatri hastanelerine götürülmekte ve bu hastalar genellikle büyük depo hastanelerde yatarak tedavi görmektedirler.

Gelişmiş Batı Ülkelerinde ruh hastaları için büyük depo hastaneler yavaş yavaş yok olmakta, yerini daha küçük, modern, spesifik konularda hizmet veren butik klinikler almaktadır. Çünkü bütün dünyada genel eğilim ruh hastalarının hastanelerden çıkarılıp, toplumun içinde, özellikle ailelerinin yanında tedavi görmeleri yönündedir. Çünkü akıl hastanelerinde uzun süre kalan hastalar normal diyebileceğimiz insanlardan yani toplumdan, çevrelerinden tamamen kopmakta ve zamanla hayata uyum sağlamaları giderek daha da zorlaşmaktadır.

Bütün bunlara rağmen bazı durumlarda yine de bir süre psikiyatri kliniklerinde yatarak tedavi görmek hem hasta hem de ailesi açısından faydalı bir durumdur.

Fobi nedir?

Gerçek bir tehlike oluşturmayan zararsız durum ve nesnelerden, anlamsız ve mantıksız gibi görünen şiddetli korku durumuna fobi denir. Örneğin karanlıktan, kapalı yerlerden, asansörden, yüksekten korkmak gibi. Kişinin kendisi de içinde bulunduğu durumun gerçek anlamda kokutucu olmadığını bilir ama yine de hissettiği bu korkuya mani olamaz.

Bazı hastalarda bu korkuların kaynağı kişinin özellikle 3-6 yaş aralığında yaşadığı, onu çok etkileyen olaylardan kaynaklanmış olabilir. Psikanalitik kuram açısından föbilere temel oluşturan asıl çatışma, çözümlenmemiş ödipal komplekstir.

Agorafobi nedir?

Bu kişiler kapalı mekanlardan korkarlar, bu yüzden sinema tiyatro gibi kapalı yerlerde çıkış kapısına en yakın yerlere, genellikle sıra başlarına otururlar. Veya bu tür kapalı ortamlara hiç girmezler.

Sosyal Fobi nedir?

Sosyal fobi, sosyal ilişkilerin gerektirdiği yüz yüze ve göz göze ilişki kurma durumlarında duyulan şiddetli korku olarak tanımlanabilir. Bu nedenle topluma girmezler. Böyle korkular taşıyan kişilerde sıklıkla rastlanan yüz kızarması, titreme, terleme gibi korkuya eşlik eden belirtiler korkuyu daha arttırır, bunların başkaları tarafından fark edilmesinden çok rahatsız olurlar. Üstelik bu belirtileri kontrol altına almaya çalıştıkça, bunlar daha da artarak kişiyi iyice köşeye sıkıştırırlar.Sosyal fobi, sosyal ilişkilerin gerektirdiği yüz yüze ve göz göze ilişki kurma durumlarında duyulan şiddetli korku olarak tanımlanabilir. Bu nedenle topluma girmezler. Böyle korkular taşıyan kişilerde sıklıkla rastlanan yüz kızarması, titreme, terleme gibi korkuya eşlik eden belirtiler korkuyu daha arttırır, bunların başkaları tarafından fark edilmesinden çok rahatsız olurlar. Üstelik bu belirtileri kontrol altına almaya çalıştıkça, bunlar daha da artarak kişiyi iyice köşeye sıkıştırırlar.

Takıntı hastalığı (Obsesif Nevroz) nedir?

İstenmediği halde bir türlü kontrol edilemeyen mantıksız, anlamsız görünmesine rağmen zihinden uzaklaştırılamayan, tekrarlayıcı, zihinden bir türlü uzaklaştırılamayan takıntılı düşünce, imge ve dürtülere obsesyon denir. Örneğin kişinin kafasından israrla sevdiklerinin ölümü geçebilir veya  çok inandığı, iman ettiği halde Tanrı’ya içinden küfürler edebilir. Çok rahatsız olsa, çok üzülse de bu tekrarlayıcı düşünceleri kafasından bir türlü atamaz.

Genellikle kronik seyreden bir hastalıktır. Ara ara düzelme dönemleri olabilir.

Sürekli el yıkama bir hastalık mıdır?

Evet, gereksiz yere ve uzun uzun el yıkama ruhsal bir hastalıktır. Bu tür kişiler el yıkayarak veya bir eşyaya tekrar tekrar dokunarak veya bir duayı defalarca okuyarak kafalarından geçen ve durduramadıkları kötü düşünceleri (Obsesyon) kafalarından atmaya çalışırlar. Örneğin kafasından yakınlarına kötü bir şey olacağı şeklinde ısrarlı düşünceler geçen biri, belli bir sayıda ellerini yıkarsa bu düşünceden kurtulacağına, dolayısıyla yakınlarına kötü bir şey olmayacağına inanır.

Psikanaliz nedir?

Psikanaliz, 1890'lı yıllarda, Viyana'lı Nörolog Sigmund Freud tarafından ruhsal dünyamızın şifrelerini ayrıntılarıyla çözmek ve incelemek, araştırmak üzere kurulmuş olan bir derinlik psikolojisi ekolüdür.

Psikanaliz kavramı, insanın ruhsal dünyasına dair  tanımlama ve açıklama modelleri geliştirerek, bilinçdışı yaşantılarımızın psikodinamiğini anlamak üzerine temellenir ve terapi sürecinde, bir yanıyla içsel çatışmalarımıza bir yanıyla da insanlararası ilişkilerde ortaya çıkan çatışmalarımıza odaklanır. Bu anlamda psikanaliz, bir tedavi ve terapi tekniğidir. Hayatla başa çıkmamızı zorlaştıran ve ister güncel isterse geçmişe dayalı olan “ ACI ” larımızın (semptomlar) temelinde yatan ana nedene ,yani bilinçdışı çatışmaya ulaşabilmek için  serbest çağrışım yöntemini kullanır. Klasik psikanalizde, danışan/hasta, divana uzanır ve o esnada aklına gelen temel yaşantılarını (güncel ya da geçmişe dayalı), anılarını, deneyimlerini ve rüyalarını serbestçe dile getirir. Terapist ise, sakinlikle ve ilgiyle dinler. Ve hasta/danışan ile terapist arasındaki aktarım ve karşı aktarım süreçlerini kullanan terapist, hastanın konu edindiği yaşantılara dayalı yorumunu seans sırasında ya da sonunda hastaya aktarır. Bu yorumla hastanın/danışanın, bilinçdışı çatışmalarına dayalı farkındalığının arttırılması amaçlanır. Her türden ruhsal çatışma (depresyon/duygu-durum bozuklukları, kaygı, bağımlılıklar, psikotik bozukluklar vs.) psikanalizin çalışma alanı dahilindedir. 

Aile Terapisi nedir?

Aile terapileri, aileyi bir bütün olarak ele almayı hedefleyen bir terapi türü olarak 1950’lerden sonra gelişmiştir.

Aile terapisinde amaç doğrudan bireylerin ruhsal sorunlarının tedavisine yoğunlaşmak değil bireyler arasındaki ilişki, iletişim sorunlarını ele almaktır.

Aile ilişkilerinin düzenlenmesi çoğu zaman aile bireylerinin ruhsal sağlığını da olumlu etkiler çünkü aileler üyeleri için genellikle en önemli destek kaynağı olduğu gibi en önemli stres kaynağı da olabilmektedirler. Aile terapisi aile üyelerinin tümünün ya da birkaçının katılımı ile yürütülür. Terapi seanslarında aile bireyleri terapistle birlikte kendi ailelerinin işleyiş biçimini ele alır, tıkanıklık yaratan noktaları bulup alternatif çözümler üretmeye çalışırlar. Aile terapisi sadece eşler arasındaki sorunlara odaklanan eş terapisi formatında yürütülebilir ya da örneğin sorun çocuklarla ilgili olduğunda çocukların da katıldığı seanslar yapılabilir. Terapiler ortalama on beş günlük aralarla birer saatlik sürede uygulanır.  Aile terapileri gereğinde bireysel tedaviler ve ilaç tedavileri ile kombine olarak da sürdürülebilir. 

Disleksi (Özel Öğrenme Güçlüğü) Nedir?

Disleksi, okumada zorluk anlamına gelir. Öğrenme bozukluğu olan çocukların çok büyük bir kısmını okuma güçlüğü olan çocuklar oluşturduğundan, çoğu kaynakta  “disleksi”,  “öğrenme güçlüğü” ile eşanlamlı olarak kullanılmaktadır. Bu yazıda okuma güçlüğünün yanı sıra öğrenme güçlüklerinin belirtileri, nedenleri ve tedavilerinden söz edilecektir.

Özel Öğrenme Güçlüğü, bir çocuğun zekası normal ya da normalin üstünde olmasına rağmen, dinleme, düşünme, anlama, kendini ifade etme, okuma- yazma veya matematik becerilerinden bir ya da birkaçında yaşıtlarına ve zekasına oranla düşük başarı göstermesidir.  Okuma Bozukluğu, Yazılı Anlatım Bozukluğu, Matematik Bozukluğu alt gruplarını  içerir.


Özel öğrenme güçlüğü:

Doğuştandır.

Görme işitme sorununa bağlı değildir.

Zeka sorununa bağlı değildir.

Eğitimdeki aksamalar, sık okul değişikliği gibi nedenlere bağlı değildir.

Beyindeki bazı farklılıklar nedeniyle öğrenme süreçlerinden bir ya da birkaçında aksama olur.

Her çocuğun iyi olduğu ya da zorlandığı alanlar farklıdır.

Her çocuk kendine özgüdür.

 

Nedenleri: ÖÖG’nün nedeni kesin olarak bilinmiyor.  Olası nedenler:

1. Genetik-kalıtsal etmenler:

ÖÖG olan çocukların anne babalarında benzer sorunlar olma olasılığı normal popülasyondan 5-12 kat fazladır.

İkizlerde her iki çocukta da ÖÖG olma ihtimali yüksektir (tek yumurta ikizlerinde daha yüksek).

Kardeşlerde benzer sorunların olma olasılığı yüksek.


2.Beyindeki Yapısal İşlevsel Farklılıklar:

Özel öğrenme güçlüğü olan çocukların beyinlerinde bazı bölgeler yapısal ve işlevsel olarak farklıdır. Örneğin işitsel algılama bölgesi normal kişilerde solda daha büyük iken, disleksisi olanlarda her iki tarafta eşit ya da sağda daha büyüktür. Bu bölge duyulan seslerin görsel bilgiye dönüştürülüp anlamlandırılmasını sağlayan bölgedir. Okuma güçlüğü olan çocuklarda harf-ses ilişkisinin kurulamaması, yani duyulan sesin hangi harfe ait olduğunun öğrenilememesi bu farklılığa bağlanmaktadır. 


Belirtiler:
Özel öğrenme güçlüğü okul öncesi dönemde bazı belirtilerle kendini göstermeye başlar. Ancak bu dönemde kesin tanı konulması güçtür.


Okul Öncesi Dönem Belirtileri:

İlkokul Dönemine İlişkin Belirtiler:

  • Konuşmanın gecikmesi ve  diğer konuşma bozuklukları (kelimeleri doğru telaffuz etmekte güçlük, kelime dağarcığının yetersiz ve yavaş gelişmesi, bir şey anlatırken zorlanma, az konuşma)
  • Zayıf kavram gelişimi (Büyük-küçük, ince-kalın, üst-alt, iç-dış, önce-sonra gibi kavramları öğrenememe, karıştırma)
  • Yetersiz motor gelişim ( öz-bakım becerilerini öğrenmekte güçlük, düğme iliklemeyi öğrenememe, beceriksizlik (sakarlık), çizim veya kopyalamaya karşı isteksizlik
  • Akademik başarı: Özel öğrenme güçlüğü olan çocuklar birçok alanda zeki görünmelerine karşın akademik açıdan başarısızlık yaşarlar. Bu anne babanın beklemediği ve öğretmeni de şaşırtan bir durumdur. Başarı durumu değişkendir, bazı derslerde başarısı normal/normal üstü iken, bazı derslerde düşüktür) .
  • Okuma Becerisi: Disleksisi olan çocuklar 1. sınıfta okumayı öğrenmede zorlanırlar ve gecikirler. Diğer sınıflarda ise okumaları hız ve nitelik açısından yaşıtlarından geridir. Harf-ses uyumu gelişmemiştir, bazı harflerin seslerini öğrenemez, harfin şekli ile sesini birleştiremez, kelimeleri hecelerken ya da harflerine ayırırken zorlanır, sınıf düzeyinde bir parçayı okuduğunda anlamakta zorlanır, başkasının okuduklarını daha iyi anlar.
  • Yazma Becerisi: Disgrafi yani yazma bozukluğu olan çocuklar 1. sınıfta yazmayı öğrenmede zorlanırlar ve gecikirler. Bazı harf, sayı ve kelimeleri ters yazar ya da karıştırırlar. “Çok” yerine “koç”, “ev” yerine “ve”, “soba” yerine “sopa”,  b-d, m-n, ı-i, 2-5, d-t, ğ-g gibi.  Yazarken bazı harfleri, heceleri  atlar ya da harf/hece ekler, sınıf düzeyine göre yazılı imla ve noktalama hataları yapar, küçük-büyük harf, noktalama, hece bölme hataları, yazarken kelimeler arasında hiç boşluk bırakmaz ya da bir kelimeyi iki-üç parçaya  bölerek yazar, ka   lem, yapa  bil  mektedir gibi. Yaşıtlarına oranla el yazıları okunaksız ve çirkindir, yavaş yazarlar, tahtadaki yazıyı defterine çekerken ya da öğretmenin okuduğunu defterine yazarken zorlanırlar.
  • Aritmetik Becerileri: Aritmetikte sayı kavramını anlamakta güçlük çekerler. Bazı aritmetik sembolleri öğrenmekte zorlanır, karıştırırlar. Sınıf düzeyine göre çarpım tablosunu öğrenmekte geri kalırlar. Dört işlemi yaparken yavaştırlar. Problemi çözüme götürecek işleme karar veremezler, yaşına uygun seviyedeki matematik problemlerini yaparken otomatik olarak tepki vermekte zorlanırlar. 
  • Çalışma Alışkanlığı Kendi başlarına çalışma alışkanlığı gelişmemiştir.  Öğrenme stratejileri eksiktir, nasıl çalışacaklarını, nasıl daha fazla bilgi edineceklerini ve öğrendiklerini nasıl hatırlayacaklarını bilemezler.
  • Organize Olma Becerileri: Üzerine aldığı görevleri düzenlemekte zorluk çeker, nereden ve nasıl başlayacaklarını bilemezler. Plan yapmak ve zamanı ayarlamakta güçlük çekerler.
  • Oryantasyon (Yönelim) Becerileri: Sağ-sol, doğu-batı,kuzey-güney kavramlarını öğrenmede zorlanırlar. Zamana ilişkin kavramları (dün-bugün, önce-sonra, gün, ay, yıl, mevsim gibi) kavramlarını karıştırırlar. Hangi aydayız denilince salı, hangi mevsimdeyiz denilince şubat diyebilirler. Saati öğrenmekte zorlanırlar.
  • Sıraya Koyma Becerisi:  Haftanın günlerini, ayları, mevsimleri doğru saysa bile aradan sorulduğunda (cumadan önce hangi gün gelir, marttan sonra hangi ay gelir, haftanın dördüncü günü hangisidir gibi) yanıtlamakta zorluk çeker ya da yanlış yanıtlarlar.
  • Sözel İfade Becerisi: Duygu ve düşüncelerini sözel olarak ifade etmekte zorlanırlar. Konuşurken düzgün cümleler kuramaz, heyecanlanır, takılır, şaşırırlar. 
  • Motor Beceriler:  Top yakalama, ip atlama, gibi işerde yaşıtlarına oranla beceriksizdirler.  Sakarlık vardır, sık sık düşer, yaralanır, istemeden  bir şeyler kırarlar. Çatal-kaşık kullanmakta, ayakkabı-kravat bağlamakta zorlanırlar.  İnce motor becerilere dayalı işlerde (düğme ilikleme, makas kullanma, boncuk dizme gibi) zorluk çekerler.

 

Özel öğrenme güçlüğü olan çocuklarda yukarıda söz edilen belirtilerin hepsinin bulunması gerekmez. Her çocuğun kendine özgü bir profili vardır.


Tanı Süreçleri:

Öğrenme bozukluğu medikal (tıbbi) bir sorunun sonucu ya da belirtisi olabilir. Bu nedenle tanı ve değerlendirme süreçleri içinde  ayrıntılı bir tıbbi değerlendirme yer almalıdır. Her olguda farklı olabilecek şekilde öykü (annenin gebelikte alkol sigara kullanımı, enfeksiyonlar), fizik muayene (büyüme gelişme düzeyi), nörolojik muayene ve EEG, duyu muayeneleri (görme ve işitme testleri), labaratuar, genetik gibi bir dizi inceleme  yapılması gerekebilir.


Öğrenme bozukluğu sıklıkla diğer psikiyatrik bozukluklarla birlikte görülmektedir. Eşlik eden bozuklukların başında dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu vardır. Okuma bozukluğu olan çocukların -25’inde DEHB olduğu, DEHB olan çocuklarda ise % 10-60 oranında öğrenme bozukluğu olduğu bildirilmektedir . Öğrenme bozukluğu olan çocuk ve gençlerde yüksek oranda depresyon, anksiyete ve somatik yakınmalar olduğu bildirilmektedir. Tanı aşamasında eşlik eden sorunlar da göz önünde bulundurulmalıdır.

Öğrenme bozukluğu eğer düşünülmezse kolaylıkla atlanılabilecek bir bozukluktur. Bu bozukluğa sahip olan çocuklar kliniklere çoğunlukla okul başarısızlığı nedeniyle getirilmekle birlikte çok farklı bir klinik görünüm de sergileyebilmektedirler. Okul korkusu, bedensel yakınmalar,  sosyal fobi, gece korkuları, konuşma bozuklukları gibi nedenlerle gelen çocuklarda öğrenme bozukluğu da düşünülmeli ve ayırt edilmelidir.


Tanı için Kullanılan Testler:

Tanı için öncelikle zeka testi  uygulanır. Bu test ile çocuğun normal zihinsel gelişime sahip olup olmadığı, güçlü ve zayıf yanları belirlenir. Daha sonra okuma, yazma ve aritmetik becerilerini değerlendirecek olan testler yapılır. Ayrıca  özel öğrenme güçlüğü belirtilerinin araştırıldığı bir grup test daha yapılır. Tüm bu değerlendirmelerden sonra çocuğun hangi alanda zorlandığı, hangi alanlarda iyi olduğu belirlenir.


Tedavi Yaklaşımları:

Özgül Öğrenme Güçlüğünün tedavisi EĞİTİM’dir. Bu eğitim okulda verilen eğitimden farklıdır. Çocuk normal bir okulda eğitimine devam ederken yanı sıra bireysel ya da grup halinde özel bir eğitime alınır.

Özgül öğrenme güçlüğünün eğitimle tedavisi zihinsel özürlülere verilen özel eğitimden farklı bir uygulamadır. Bu alanda uzmanlaşmış kişiler tarafından verilmelidir. Normal ilk okul öğretmenleri ya da bu alanda eğitim almamış olan özel eğitimciler tarafından verilmesi uygun değildir. Ülkemizde bu alanda eğitim almış ve bu sorunun eğitimini uygulayabilen kişilerin sayısı son derecede azdır.

Bu uygulamalar içinde çocuğun gelişimini yetersiz kılan psikolojik sürecin ya da süreçlerin belirlenmesi ve düzeltilmesi gerekmektedir. Süreç öğretimi, görsel, işitsel, dokunma ve kinestetik algının geliştirilmesini, bu algılara ait ayrımlaştırma, dikkat ve bellek, ardışıklık yeteneklerinin arttırılmasını, motor koordinasyon becerilerinin geliştirilmesini içermektedir. Ayrıca fonetik farkındalığın arttırılması, dinleme, konuşma, okuma, yazma (dil) becerilerinin geliştirilmesi, kavram ve düşünme süreçlerinin gelişiminin desteklenmesi bu süreç eğitimi içinde yer almaktadır. Çeşitli algıları destekleyici ya da iyileştirici  bu çalışmalar, akademik becerilerin eğitimi ile birlikte verilmektedir.

Özgül öğrenme güçlüğünü ortadan kaldıracak bir ilaç tedavisi bulunmamaktadır. Ancak bu sorunun yanı  sıra dikkat eksikliği aşırı hareketlilik, depresyon, kaygı bozukluğu gibi başka psikiyatrik bozukluklar eşlik ediyorsa bunların ilaçla tedavisi düşünülmelidir.


Özel öğrenme güçlüğü olan çocukların anne babaları neler yapmalıdır ?

Çocuğun güçlüğünü kabul edin. Bunun beyindeki yapısal, işlevsel bir sorundan kaynaklandığını unutmayarak başarısızlığından dolayı çocuğu suçlamayın, yargılamayın.

Bu güçlüğü yenmesine yardımcı olarak terapötik eğitim ve psikiyatrik desteği sağlayın.

Eğitimde kazandığı becerileri evde çeşitli oyunlar ve etkinliklerle pekiştirin. Bu çocukların bir şeyi yaparak ve yaşayarak çok daha iyi öğrendiğini unutmayın.

Çocuğunuzun güçlüğü hakkında okulu ve öğretmenlerini bilgilendirin, işbirliği yapmaya çalışın. Özel öğrenme güçlüğünün eğitim yoluyla tedavisinin özel bir uzmanlık gerektirdiğini unutmayın. Bu yardımı sınıf öğretmeninden beklemeyin.

Yapacağı işler konusunda çocuğunuzu yüreklendirin, destekleyin. Kendini değerli bulması ve kendine güvenebilmesi için sizin ona bunu hissettirmeniz gereklidir.

Yapabileceği basit işlerden başlayarak onun zoru başarmada istekli olmasını sağlayabilirsiniz.

Disiplin ve kurallar konusunda kararlı ve tutarlı olun. Çocuğun öğrenme güçlüğünün olması onun kuralları öğrenemeyeceği anlamına gelmez.

Eğitsel tedavi yavaş ilerleyen, uzun zaman sonra sonuçlarını alabileceğiniz bir tedavidir ( en az 6 ay). Bu nedenle sabırlı olun. Tedavi süresince halen yapamadığı şeylere odaklanmak yerine olumlu değişimleri görmeye çalışın ve çocuğunuzla bunları paylaşın.

Özel öğrenme güçlüğü olan çocukları diğer çocuklardan ayıran pek çok olumlu özellik vardır. Bunları keşfedin ve geliştirmelerine yardımcı olun. Einstein, Leonardo da Vinci, Edison, Mozart, Walt Disney, Robin Williams, Carl Lewis gibi özel öğrenme güçlükleri olan ama ilgi duydukları, yetenekli oldukları alanda başarıya ulaşmış pek çok ünlü kişinin olduğunu hatırlayın.  

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) nedir?

Anababa ve öğretmenler hiperaktif çocukları tipik olarak şu cümlelerle tanımlarlar.

“Çok hareketli, uzun süre bir yerde oturamaz. Sınıfta çevresiyle fazla  ilgili, dersi dinlemiyor, sık sık yerinden kalkıyor, izin almadan konuşuyor. Düşünmeden hareket ediyor, yaptıktan sonra üzülüyor, özür diliyor”. Bu tanımlama sadece buzdağının tepesini anlatmaktadır. Gerçekte bu belirtilere eşlik eden pek çok şey vardır.

Daha geniş bir çerçeveden bakıldığında bu tanımlama değişir. “Tükenme noktasındayız. Her gün, her dakika bir sorun yaşıyoruz. Evden kavga dövüş çıkıyoruz. Eve gelince ödev yapması problem,  bizim yönlendirmemiz ve yardımımız olmadan tamamlayamıyor. Yardım ederken de tartışma çıkıyor. Uyguladığımız hiç bir şey, ödüller, cezalar işe yaramadı. Yaptıklarının sonuçlarını asla düşünmüyor. Çevresiyle ilişkileri iyi değil. İstediği bir şey olmadığında çok fazla öfkeleniyor, hemen tepki veriyor. Ben de ona sık sık bağırmaya hatta vurmaya başladım. İlişkimiz giderek bozuluyor”.

Başarılı bir müzisyen olan bir anne, okulda ciddi sorunlar yaşayan oğlunu şöyle tanımlıyordu: “Beyni sanki en yetenekli sanatçılarla dolu ama  şefi olmayan bir orkestra gibi. Farklı müzisyenler sonuca önem vermeden kendi melodilerini çalıyorlar. Bir uyum yok, hiç bir melodi, canlı bir müzik parçasına dönüşemiyor. Oğlum parlak fikirler bulmakta hiç zorlanmaz, ama tamamlayabildiği bir şey de yoktur. Özellikle de okulla ilgili konularda.” Bu annenin benzetmesi çok yerindedir. Beyindeki farklı sistemler bir orkestranın parçalarına benzer. Bu parçaların uyum içinde çalışabilmesi için yetenekli bir orkestra şefi gereklidir. Bu görev insan beyninde yürütücü işlevler olarak  da tanımlanan dikkat sisteminin görevidir.

Dikkat sistemi iyi çalışan bir çocuk, sınıfta öğretilenlere dikkat edebilir. Dürtüsel olarak aklından geçen şeyi yapmak yerine matematik problemini çözmeye çalışır. Öğrenmesinde, üretkenliğinde ve davranışlarında bir sorun yoktur. Bu sistemin yeterli çalışmaması gerek öğrenme sürecinde gerekse gündelik yaşamda önemli sorunlara neden olur.   

Dikkat eksikliğinde temel sorun kişinin belirli bir şeyle ilgilenirken o sırada içinden gelen başka bir şey yapma isteğine engel olamamasıdır. Böylece o anda konsantre olduğu işi bırakır ve diğer şeye yönelir, bu da dışarıdan dikkatin dağılması olarak değerlendirilir.  Genellikle yarım bırakılan şey kişinin ilgisini çekmeyen, sıkıcı gelen bir iştir. Aslında sıkıcı bir işle uğraşan herkes yarım bırakıp daha ilgi çekici olana yönelme isteği duyar. Davranış kontrolü yeterli olan kişiler bu isteklerine engel olabilirken dikkat eksikliği olan bireyler engel olamazlar. Bunun tam tersi durumlarda yani fazlaca ilgilerini çeken bir şeylerle uğraşırken dikkatlerini oldukça uzun süre devam ettirebilirler, çünkü o sırada başka bir şey yapma isteği duymazlar.

“ Bilgisayar başında saatlerce oturabiliyor ama ödev başında en çok 10 dakika. ”

Dikkat eksikliği olan kişiler, ilgilerini normal bireylere göre çok daha hızlı bir şekilde kaybeder, çabuk sıkılırlar ve hemen daha ilgi çekici bir şeyin arayışı içine girerler. Sizinle konuşurken bir yandan saçınızı, üstünüzdeki ya da odanızı incelerler. Böylelikle başkalarının dikkatini çekmeyen ufak tefek ayrıntıları da hızla fark edebilirler. Bu da bu bireylerin yanlışlıkla “çok dikkatli” olarak nitelendirilmesine neden olur. Oysa aynı anda pek çok şeyle birden ilgilenme tek bir şeye konsantre olabilmeyi güçleştiren bir şeydir. Sizin üstünüzdekileri incelerken konuşmanızın bir bölümünü de kaçırmış olurlar.

“Sınıfta sürekli etrafıyla ilgili, ya kalem açan arkadaşına ya da duvardaki resimlere bakarken yakalıyorum.”

Dikkatin önemli bir işlevi de uyaranlar arasında seçim yapmak, önemli ve gerekli olanla önemsiz olanı ayırabilmektir. Derste anlatılan konuya kendini verebilmek için floresan lambanın sessiz vızıltısı, öğretmenin leylak renkli külotlu çorabı gibi gereksiz uyaranları elemek gerekir.

Dikkat eksikliği olan çocukların bazıları sınıfta dalar, yorgun görünür hatta uyuklarlar. Bunun nedeni kısmen gece uykuya dalmakta ve sürdürmekte zorluk çekmeleridir. Buna uyku-uyarılma dengesizliği denir. Ama daha çok “derste sıkılmak” olarak yorumlanır. Bu çocuklar için yeni bir şey yapmak ya da hareket etmek onları uyandırır.

Tutarsızlık, en önemli dikkat eksikliği belirtilerinden birisidir. Aynı dersin sınavından bir gün en yüksek notu alıp, bir gün boş kağıt verebilirler. Performanslarındaki bu tutarsızlık hem şaşırtır hem de haksız suçlamalara neden olur. Anababa ya da öğretmenler “Yapabileceğini biliyoruz, aklına koydun mu yapıyorsun.” Demeye başlarlar. Bu çocuklar için bir şeyi iyi yapmak sonsuza kadar aleyhlerinde kullanılabilecek bir delildir. İyi yapamadıkları zaman yeterince çaba göstermemekle ya da tembellikle suçlanırlar.

Hiperaktivite, uzun süre yerinde oturamama, otururken elin ayağın kıpır kıpır olması, çoğu zaman hareket halinde olma, çok konuşma gibi belirtilerle kendini gösterir. Aşırı hareketli olan çocukların incelendiği çalışmalarda el-kol sallama, bacak sallama, kıpırdanma, oda içinde dolanma gibi hareketleri normal çocuklara göre 2-8 kat daha fazla gösterdikleri bulunmuştur. Uykuda bile hareketlilik fazladır. Çok konuşmak da sık karşılaşılan bir hiperaktivite belirtisidir. Konuşma biçimleri genellikle dağınık, konudan konuya atlar biçimde ya da sürekli soru sorma şeklindedir. Çoğunlukla sordukları sorunun yanıtını dinlemezler.

Dürtüselliğin temel nedeni de, bir şey yapmadan önce düşünmek için gereken süreyi sağlayan sistemin iyi çalışmamasıdır. Yani frenlerinin olmamasıdır. Bu nedenle de akıllarına gelen şeyi hemen yaparlar, ancak yaptıktan sonra uygun olup olmadığını görebilirler. Davranışlarını ortama ve sonuçlarına göre düzenlemekte ve yönlendirmekte zorluk çekerler. Çünkü tüm bunları yapabilmek için onlara “dur” diyen merkezlerinde sorun vardır.

“Aklına gelen ilk şeyi yapar ve bu şey genellikle doğru değildir. Bu yüzden başı sık sık derde giriyor.”

Aslında ne yapmaları ya da yapmamaları gerektiğini bilirler ama o bildikleri şeyi uygulayamazlar. Kuralları biliyorlardır, sorarsanız uygun bir biçimde açıklayabilirler, ama düşünmeden hareket ettikleri için o kuralı yine bozabilirler. Bu durum gerek anababa gerekse öğretmeni daha çok öfkelendirir.  Bu davranışlar bilerek yapılan, ya da kurallar önemsenmediği için yapılan davranışlar olarak nitelendirilir ve daha acımasız yöntemlerle ele alınırlar.

Dağınıklık, en sık karşılaşılan belirtilerden birisidir. Dağınıklığın temel nedeni bir şey yaparken o işe yeterince kendini vermemek ya da başka şeyler düşünmektir. Örneğin çocuk mutfağa giderken elinde kalemi de vardır, kalemi mutfakta bırakır, bardağı alır onu da odada bırakır. Tüm bunları yaparken başka şeyler düşündüğünden daha sonra hatırlamaz. Diğer bir neden de düzenli olamamaktır. Bu kişiler planlı ve düzenli olamadıkları için bu dağınıklık yaşamın tüm alanına yansır. Okula götürülmesi gereken bir şeyi ya da yapılması gereken bir ödevi ya hatırlamaz ya da son anda söyler.

Yazı yazmak, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuklar için oldukça zor bir iştir. Düşünceleri düzgün biçimde kağıda dökebilmek için yavaşlamak, plan yapmak, düşünceleri organize etmek bu arada da noktalama, imla, dilbilgisi kuralları gibi pek çok ayrıntıya dikkat edebilmek gerekir. Yazı yazmak bir çocuğun beyninin idare edebileceği en büyük orkestralardan biridir ve iyi çalışan bir şef olmadan  başarıya ulaşılamaz.

DEHB olan çocuklar çok duyarlı olmalarına ve başkaları tarafından kabul görmeyi çok istemelerine rağmen sosyal ilişkilerde güçlükler yaşarlar. Sosyal ipuçlarını yanlış değerlendirdikleri, yapacakları şeyin sonucunu düşünmeden yaptıkları, söyleyecekleri şeyin karşıdakini nasıl etkileyeceğini düşünmeden söyledikleri için kişiler arası ilişkilerde sorunlar ortaya çıkar. 

Okul başarısızlıkları, aile arkadaş ilişkilerinin iyi olmaması, sürekli uyarılmaları ve eleştirilmeleri gibi nedenlerle bu çocuklar zaman içinde kendilerine olan saygı ve güvenlerini  kaybederler. “Yaramaz, başarısız, istenmeyen kişi” kimliğini üstlenir,  kendilerini kötü biri olarak kabul ederler. Daha sonra da bu kimliğe uygun davranışlar göstermeye başlayabilirler. Başarısızlıklar karşısında çabuk vazgeçme, uğraşmama gibi özgüvenin azlığını gösteren yakınmalar başlar. Çevrelerinden sıkça eleştiri ve olumsuz geri bildirim aldıkları için sevilmediklerini düşünürler. Eleştiriye karşı çok duyarlıdırlar ve en ufak bir eleştiriye aşırı öfkeyle karşılık verebilirler.


Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunda Temel Sorun Nedir ?

Bir yılanın üzerine basarsanız sizi sokar. Yılan bunu yapmadan önce düşünmez. Yani aklından  “Bu kişiyi sokayım mı sokmayayım mı,  daha önce biri benim üzerime bastığında ne yapmıştım, sonucu ne olmuştu, bu kişiyi sokarsam sonucu ne olur ?” gibi düşünceler geçmez. Herhangi bir kontrol yoktur. Ancak insan beyninde bir şey yapmadan önce durup düşünmeyi sağlayan bir sistem vardır. Bu sistem geçmiş deneyimleri kullanarak, geleceği de ön görerek, davranışları planlamayı ve bunun için de yanıtı bir süre durdurabilmeyi sağlar.  Herhangi bir olaya tepki vermeden önce durup düşünebilme yetisi insanları diğer türlerden ayıran en önemli özelliklerden birisidir.

Aklımıza gelen bir şeyi yapmadan önce bunun uygun olup olmadığına karar verebilmek için   öncelikle yanıtımızı belirli bir süre boyunca durdurmamız gerekir. Bu süreç bazen bir kaç saniye bazen günlerce sürebilir ve pasif değil aktif bir süreçtir. Bu sistemin iyi çalışması birden fazla merkezin uyumlu bir şekilde işlemesiyle mümkün olur. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan bireylerde bu sistemde sorun vardır. Bir şey yapmadan önce düşünmeleri  için gerekli süre boyunca durmalarını sağlayan sistem iyi çalışmaz. Yani frenleri yoktur. Bu nedenle de akıllarına gelen şeyi hemen yaparlar, ancak yaptıktan sonra uygun olup olmadığını görebilirler.


Davranışlarımızı nasıl kontrol ederiz ?

Davranışları kontrol edebilmenin ilk basamağı o hareketi yapmadan önce durmaktır yani frene basmaktır. Frene bastığımız süre boyunca belirli aşamalardan geçerek karar veririz. Bu aşamalar ve DEHB olan bireylerde bu aşamaların nasıl işlediği aşağıda açıklanacaktır:

Kendi kendine konuşma: Bir şey yaparken bunun uygun olup olmadığını gözden geçirirken kendi kendimize konuşuruz. Bunu otomatik olarak ve içimizden yaparız, hatta yaptığımızın farkına bile varmayız. Bu özellik yine sadece insanlarda vardır. Diğer türler dillerini sadece başkalarıyla iletişim için kullanırken, insanlar kendi kendileriyle de iletişim için kullanırlar. Kişinin kendisiyle konuşması okul öncesi dönemde (3-5 yaş arasında) başlar. Bu dönemde çocuklar bunu yüksek sesle yaparlar. İlkokulda sessiz bir şekilde yapılır, daha sonra da konuşma olmaksızın düşünce düzeyinde otomatik olarak gerçekleşir. Davranışların kontrolünü, belirli kurallara uyabilmeyi sağlayan en önemli basamaklardan birisi de budur. Birisi bizden bir şey yapmamızı istediğinde önce bunu kendimize sorar, sonra yaparız.  DEHB olan bireyler bir şey yapmadan önce duramadıkları için bu becerileri yeterince gelişemez ya da yaşıtlarından daha geç gelişir. Yani bir şey yapmadan önce kendi kendilerine “Acaba yapsam mı?” sorusunu  sormayı alışkanlık haline getirmemişlerdir.

“Arkadaşlarının yap dediği şeyi doğru olup olmadığını düşünmeden hemen yapıyor. O sırada birisi ona bu yaptığının uygun olup olmadığını sorsa doğru cevabı bilebilir ama bu soruyu kendi kendisine hiç sormuyor.”

“Sanki rüzgara kapılmış bir tüy gibi, rüzgar nereden eserse oraya gidiyor.”

Geçmişi dikkate alma: Bir davranışın uygun olup olmadığına karar verirken gerekli olan basamaklardan birisi de geçmişi hatırlama, göz önünde bulundurma becerisidir. Yapılan hatalardan ders alma ya da geçmişteki başarıları örnek alma denilen şey budur. Bu beceri 3-5 yaş arasında gelişmeye başlar ve giderek olgunlaşır.  DEHB olan bireylerin belleklerinde sorun yoktur yani yaşadıkları olayların çoğunu hatırlarlar. Ancak  bu deneyimlerini kullanmak için gerekli zamanları olmadığından bu becerileri de gelişmez ya da geç gelişir.

“Defalarca ceza aldı ama aynı davranışı yine yapıyor, üstelik  davranışının doğru olmadığını biliyor,  hatta özür diliyor ama aynı hatayı yine yapıyor. Bu da beni çıldırtıyor”

“Freni olmayan bir arabada daha önceki kazalarınızı  hatırlasanız bile duramazsınız”.

Geleceği öngörebilme ve planlayabilme: Davranışların sonucunu önceden tahmin edebilmek insanlara özgü en gelişmiş yetilerden birisidir. Bu beceri 3-5 yaşlar arasında gelişmeye başlar. Bu beceriye sahip olan bir birey yapacağı şeyin sonucunun olumsuz olacağını önceden sezip, o şeyi yapmaktan vazgeçebilir. DEHB olan bireylerin akıllarına bir şey yapmak geldiğinde geleceği öngörecek zamanları olmadığından, yapacağı şeyin sonucu olumsuz bile olsa duramazlar. Dolayısıyla davranışların sonucunu öngörebilme becerileri yeterince gelişemez.

“Freni olmayan bir arabada bir uçuruma doğru hızla gittiğinizi görseniz bile duramazsınız.”

DEHB olan bireyler davranışlarını geleceği düşünerek yönlendiremezler. Geçmiş ya da gelecek onların radar sistemlerine girmez, bakış açıları içinde yer almaz. Bu onların geleceği umursamadıkları, önemsemedikleri anlamına gelmez. Ancak bir şeyi yaparken geleceği göz önünde bulunduracak süreleri yoktur, sadece o anda yaptıkları şeye odaklanmışlardır. Sanki gelecek yokmuş gibi davranırlar. Bu sadece bir gün ömrü kaldığını bilen bir insanın, o gününü dilediği gibi yaşamasına benzetilebilir.

Gerçekle hissedileni birbirinden ayırabilmek: Yaşanan olayların bir gerçek boyutu bir de bizim o olaya ilk duygusal tepkimiz yani olayı algılamamız vardır. İlk duygusal tepki kişiden kişiye değişir ve her zaman doğru değildir. Bu tepkiyi hemen göstermeden önce durup, olayı daha gerçekçi, akılcı bir şekilde gözden geçirmek gerekir. Örneğin yolda giderken tanıdığımız bir insan bize selam vermeden geçerse bunu görmemezlikten gelme, önemsememe olarak mı yoksa o kişinin dalgınlığı olarak mı yorumluyoruz ? Her iki yorumlama iki farklı tepki doğurur. Doğru tepkiyi verebilmek için önce ilk duygusal tepkiyi frenleyebilmek ve bu süre içinde düşünmek ya da gözlem yapmak gerekir.

Bir olay karşısında ilk hissedilen duygunun bizi yönlendirmesine izin vermemek, gerçek boyutu görebilmek için zamana ihtiyaç vardır. Normalde 2-4 yaşlar arasında gelişmeye başlayan bu  beceri, DEHB olan bireylerde düşünme zamanları olmadığı için  gelişmez ya da geç gelişir. DEHB olan bireyler kaç yaşında olurlarsa olsunlar olaylar karşısında hemen ilk duygusal tepkilerini gösterirler. Bu nedenle çok duygusal ve yaşıtlarına göre olgunlaşmamış bireyler olarak tanımlanırlar. Örneğin DEHB olan 8 yaşındaki bir çocuk yemekten önce çikolata yemesine izin verilmedi diye öfke nöbetine tutulabilir, oysa böyle bir tepki ancak 3-4 yaşındaki çocuklar için normal kabul edilebilir. 

“Çocuğumun hayır kelimesine olan duyarlılığını keşfettiğimde sırf onu denemek için benden bir şey istediği bir anda “Hayır, yapabilirsin” dedim. Her zamanki gibi tepinmeye başladı. Çünkü hayır kelimesini duymuş ve devamını dinlemeden tepkisini göstermişti.”

Sonuç olarak, DEHB olan bireylerde davranışların kontrolünü sağlayan bu becerilerin yeterince gelişememiş olmasının temel nedeni bu işlevleri için gerekli zamanı sağlayan sistemin çalışmaması yani frenlerinin olmamasıdır. Bu kişiler davranışlarını ortama ve sonuçlarına göre düzenlemekte ve yönlendirmekte zorluk çekerler.

DEHB kalıtsal bir bozukluktur

Yaygın olarak kabul edilmekte olan görüşe göre, davranış kontrolünü sağlayan fren sistemlerinin iyi çalışmıyor olmasının nedeni anababadan alınan genlerdir. Bu tanıyı alan bireylerin aileleriyle yapılan çalışmalardan elde edilen bilgilere göre, DEHB olan çocukların anne babalarında benzer belirtiler olma oranı normal çocuklara oranla  2-8 kat fazla, kardeşlerinde benzer belirtilerin görülme olasılığı 2-3 kat fazladır.

Uygun olmayan anababa tutumları, aile içinde stres ve çatışma olması, eğitim sistemindeki aksaklıklar     gibi faktörler DEHB’ye neden olmazlar. Ama DEHB’ye eşlik eden motivasyon düşüklüğü, karşı gelme, hırçınlık, saygısızlık gibi belirtilerin ortaya çıkmasında ve var olan DEHB belirtilerinin karmaşıklaşmasında önemli rol oynarlar. Bu nedenle tedavide varsa bu sorunların da ele alınması önemlidir.


DEHB Nasıl Tedavi Edilir ?

  1. Farmakolojik tedaviler (ilaç tedavisi)
  2. Anne baba eğitimi
  3. Okulla işbirliği
  4. Çocuğun bireysel tedavisi  ( Çocuğun gereksinimine göre bilişsel davranışçı teknikler,  ders çalışma becerileri, sosyal beceri eğitimi vb)

 


Bu sorunun tedavisi için kullanılmakta olan ilaçlar  bir şey yapmadan önce durmayı sağlayan sistemi uyarırlar, yani fren merkezini çalıştırırlar. Böylece normalde zaten olması gereken düşünme süresi kazanılır. Bundan sonra kontrol çocuğun elindedir. Dersi dinlemek istiyorsa, ilaç daha dikkatli dinlemeye yardımcı olacaktır. Ama arkadaşıyla konuşmayı tercih ediyorsa ilaç buna engel olamaz. Evde ders çalışmak üzere masa başına oturursa daha verimli çalışabilir ve akademik başarısını yükseltebilir. Ama ilaç aldıktan sonra televizyonun karşısında vakit geçirmeye devam ederse sadece dizileri daha iyi öğrenmiş olur.  Çocuğun söz dinlemesi ve uyumlu olması ise anababa ve öğretmenle aralarındaki sıcak, sevecen ilişkiye bağlıdır. Bunu sağlayabilmek için anababa ve öğretmenlerin bu sorunun doğasını iyi anlamaları ve nasıl davranmaları gerektiğini iyi bilmeleri gerekir.

İlaçların kullanıldığı süre içinde, davranış kontrolü için gerekli olan geçmişi göz önünde bulundurma ve geleceği ön görebilme gibi becerilerin gelişme şansı olur. Bu becerilerin iyi bir şekilde gelişebilmesi sadece ilaçlarla olmaz. İlaçların kazandırdığı durup düşünme süresinin iyi kullanılabilmesi için uygun ortam ve uygun yönlendirmenin sağlanması gerekir. Bu da anababanın ve öğretmenin eğitimi ve çocuğun bireysel terapisi  gibi çok yönlü bir tedavi sistemi ile başarılır.

İlaçlar bu sorun kişinin yaşamını önemli ölçüde etkileyecek boyutta ise kullanılır.

Sorunların çözümü için tek başına yeterli olmazlar.

İlaç, anababa eğitimi, çocuğun bireysel terapisi, okulla işbirliği gibi çok yönlü bir tedavi sistemi ile

Randevu almak için: 0312 468 08 98 Paris Cad. No: 33 Kavaklıdere - ANKARA
site-footer-logo www.madalyonklinik.com - 2011 © Her Hakkı Saklıdır...