Maçoluk

Psikiyatrist

Dr. Aydın DEMİRKOL

Psikiyatrist

Ulaşılabilen tarih boyunca, yani en az altı bin yıldır, dünya genelinde maçoluğun da köken aldığı bildiğimiz ataerkil evlilik düzeninin hüküm sürdüğü anlaşılmaktadır. Modern evlilik derken bu altı bin yılı kastetmiyorum ancak insanlığın milyonlarca yıllık tarihinin yanında son altı bin yıl bile modern kalmaktadır. Ataerkil aile düzeni öncesinde kabileler arasında anaerkil temelli değişik ilişki modelleri olduğuna dair kuramlar olsa da yaşamak için insanın avcı-toplayıcı geçmişi olduğuna ve genellikle erkeklerin avcılık, kadınların ise toplayıcılık yaptığına dair kuşku yoktur. On binlerce yıldır süregelen bu durumun bugünümüze etki yapmaması düşünülemez. Bu noktada, söz konusu etkinin nasıl aktarıldığını anlayabilmek için kolektif bilinçaltı kavramına göz atmamız gereklidir. Kolektif bilinçaltı kavramı, bilinçaltının ortaya konduğu derinlikler psikolojisinin Freud ve Adler ile birlikte üç büyük kurucusundan biri ve olan İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung tarafından ortaya atılmıştır.  Bir Avrupalı olmasına karşın Çinli soyadlarını çağrıştıran bir soyada sahip olan Jung,  insanlığın birçok evrensel yönünü keşfederek Batı ile Doğu felsefesini birleştirmesi, aynı zamanda devrin yoğun materyalist akımlarına kapılıp sürüklenmeyen bir dindar olarak kalmasıyla da dikkat çekmişti. Kişisel bilinçaltımızın yanı sıra tüm insanlık için ortak ve tarih boyunca birikmiş (kolektif) bilinçaltı olduğu savını da ileri sürmesiyle birlikte Freud ile yolları ayrılmıştı. Jung’a göre kolektif bilinçaltı kişisel bilinçaltımız gibi kendi bebeklik-çocukluk yaşantımızdan değil insanlık tarihinin bebeklik-çocukluk yaşantılarından köken alıyordu. Yani insanlık tarihi boyunca süregelen durumların bir biçimde psikolojik yapımızı etkileyerek  beyin aktivitelerinde kalıcı değişiklikler oluşturması sonucunda yeni nesillere de kalıtım yolu ile aktarılması söz konusuydu. Böylece yeni nesiller de insanlık tarihinin izlerini taşımış ve daha doğmadan beyinlerinde insanlığın ortak geçmiş deneyimlerinin sonuçlarını hazır bir biçimde bulmuş oluyorlardı. Bu hazır bulma kalıp modeller (arketipler) denen psikolojik yapı taşları aracılığıyla oluyordu. Gerçekten de bu şekilde örneğin bir kız çocuğu anne arketipi sayesinde adeta içgüdüsel bir biçimde anne olmaya hazır doğar. Geçmişten gelen kalıp modeller sadece kazanç getirmez. Her kazanç gibi bu kazanç da vergiye tabidir. Örneğin daha önce atalarımız istenmeyen kazalar (ve Hezarfen Ahmet Çelebi) dışında hiç uçmadıkları için uçma durumu benliklere yabancı kalmıştır. Bu nedenle de en güvenli yolculuk olmasına karşın uçak korkusunun önüne tam olarak geçilemez. Bir başka ifadeyle insanlığın geçmiş yaşantı deneyimlerinin bileşkesinin adeta sosyal gen gibi yeni nesillerin bilinçaltına aktarılması, yeni nesillerin de bunları kolektif bilinçaltında hazır bulması suretiyle günlük yaşantılarının etkilenmesi söz konusudur. Örneğin bugünkü günlük yaşantımızı biçimlendiren pek çok durum insanlığın avcı-toplayıcı geçmişinden gelmektedir. Erkekler, beden gücü yönünden üstün ve silahlara meraklı oldukları için doğada avlarını takip amacıyla o anki yerleşkelerinden uzaklara doğru açılabilmişlerdir (1.Resim). Kadınlar ise beden gücü olarak görece zayıf oldukları ve silahlarla da haşır neşir olmadıkları için  genellikle bitki kökü ve meyve toplayıcılığı yapmışlar ve güvenlik nedeniyle yerleşkelerinden fazla uzağa gidememişlerdir. Tarih boyunca evlerimizin kadınlardan, ev dışındaki alanların da erkeklerden sorumlu tutulmasının temelinde bu durumun izleri yatmaktadır. Örneğin arabanın tamire götürülmesi ve evde mutfağa pek yanaşmadıkları halde ev dışındaki ocak olan mangalın yakılması görevini genellikle erkeklerin kimseye kaptırmayarak üstlenmesi geçmişin günümüzde de sürmekte olan kalıntılarıdır. Evle ilgili temizlik ve yemek yapma kadından beklenirken, arabanın yıkanması ve restoranda siparişin ve ödemenin erkekler tarafından yapılmasının beklenmesi de yine geçmişin bugünkü uzantılarıdır.  Benzer biçimde kadının ev dışında bir işte çalışması durumu da on binlerce yıldır evlerinden uzaklaşmamış kadın için alışılmadık bir durumdur. Bilinçaltımızın derinliklerinde, kadın ruhuna dışarıda çalışmak yabancıyken erkeğin ruhuna da ev işleri yapmak yabancıdır. Aynı yabancılık erkek için kadının çalışmasında, kadın için de erkeğin ev işi yapmasında da geçerlidir. Pek çok erkek “ben karımı çalıştırmam” derken pek çok kadın da “ben mutfağa giren erkekten hoşlanmam” diyerek aslında kültürel faktörlerin ötesinde bir derinlikten gelen hislerini açığa vurmuş olur. Gerçekte her insanda bu tür sezgilere dönüşecek, önceki kuşaklardan kalıtım yoluyla geçmiş ruhsal ham maddeler daha doğmamışken  bile hazır olarak bulunur. Günümüzde her ikisi de bir işte çalışsa da akşam eve dönüldüğünde ev işlerinin ve çocuklara ait sorumlulukların kadından beklenmesi, erkeğin işsiz kalması, ev-ofis çalışması ya da emekli olması nedeniyle evden pek çıkmaması söz konusu olduğunda hem erkeğin hem kadının bu durumdan huzursuz olması gibi durumlar da yine insanlığın geçmişinin yansımalarıdır. Bu saptamalarla “demek ki kadınların işte çalışması, erkeklerin de ev işi yapması doğru değilmiş!” demek doğru olmaz. Çünkü psikolojik gereksinmelerimiz için tek gerekli olan geçmişten gelerek kılavuzluk yapan arketipsel imgeler (ruhumuzda canlanan duygu ve davranışlarımızı etkileyen resimler) değildir. Çağın güncel gereksinmelerinden kaynaklanan imajlar** da her birimizi geçmişten gelen imgeler kadar etkiler. Bir başka deyişle, geçmiş kadar çağın koşulları da ruhsal gereksinmelerimiz üzerinde eşit derecede etkili gözükmektedir. Bir benzetme yapacak olursak önceki bitkilerden sağlıklı tohum elde etmiş olsak da, o tohumun ekildiği zaman sağlıklı bir bitkiye dönüşüp dönüşmeyeceği, toprak, ışık, sulama, sıcaklık gibi güncel çevresel etkenlerden çok etkilenir. Başka bir ifadeyle tohum olmadan bitki olmayacağı gibi o tohumların yetişmesi için de uygun güncel çevresel koşullar sağlanamazsa o bitki büyüyemez veya solar.

Her çağ dünyadaki bazı ilkleri de beraberinde getirir. Her çağ geçmişi büyük ölçüde barındırsa da eklenen yeniliklerden dolayı kendisine özgü bir hal alır. Başka bir ifadeyle her çağın çevresel değişkenleri farklıdır. Ateşin bulunması, tekerleğin icadı, otomobilin keşfi, elektriğin ve  çamaşır makinesinin devreye girmesi sonrasında dünya eski dünya değildir. Tarım ve hayvancılık toplama ve avlanma ihtiyacını ortadan kaldırırken diğer sanayi ürünleri de insanlığın beslenme barınma gibi zaruri ihtiyaçları dışında geçen zamanlarını arttırmıştır. Modern çağların etkisi cinsiyet rollerinin keskinliğini de ortadan kaldırmıştır. Belki de kadınsı ve erkeksi davranışlar diye ikiye ayırmak yerine bunları bir yelpaze gibi devamlılık içinde düşünmek daha doğru olur. Kadının ev dışında çalışması, erkeğin de ev işleri yapmasının gündeme gelmesi çağ değişimlerinin getirileridir. Bu tutumlar bu yüzden “yediğin önünde, yemediğin arkanda,  çocuğunu ihmal etme, ben sana rahatlıkla bakarım” ile ifade edileni haklı çıkarmayan, keyfi tercihlerin çok ötesinde bir anlam taşırlar. Adeta çağın gerisinde kalıp aşağılık kompleksine kapılmamak için kişileri bu tür seçimlere doğru kaymaya zorlayan bir eğim yaratırlar. Kadının ev dışında çalışmak istemesi bir ergen delikanlının bireyleşmek için evden ayrılma süreci gibi bir yandan arzu ettiği ancak diğer yandan da kendisini ruhen zorlayan, huşu dolu bir olaydır. Çünkü kadınlar, insanlık tarihinin son yüz yılda ergenliğini veya eski deyimle buluğ çağını belki de yeni tamamlaması nedeniyle genel olarak ilk defa evleri veya tarlaları dışında çalışmaya başlamışlardır. O halde çalışmak isteyen kadınlarımıza, tıpkı eve olan bağımlılığını kırmaya ve  kendi hayatını kurmaya çalışan, kırılgan psikolojili ergen evladımız gibi davranmamız ve derinlerde, özüne yabancı gelen ev dışında çalışmanın kadını ne kadar zorlayacağını anlayarak empati yapmamız ve o çiçeği soldurmamamız gerekir. Erkek için de, zorluğuna rağmen kendisine özel, huşu dolu duygular sunan eski avcılık mesleğini yapamamasının ve dışarıyı kadınlarla paylaşmak zorunda kalmasıyla, kendi özel statüsünü kaybetmesinin ruhunun derinliklerinde onu ne kadar bedbaht ettiğinin herkesçe anlaşılarak empati yapılması gereğini, kaktüsün bile bir miktar suya muhtaç olduğunu unutmamak gerekir. Çalışmaya niyet eden ancak bir yandan da korkan kadının, sırtını korkup dikleştiren kedi misali erkeğine “ben çalışacağım” diye emrivaki yapmaması ve bunu kendi otorite ve saygınlığına büyük bir tehdit olarak algıladığı için korkarak saldıran erkeğin ilk olumsuz tepkisinden çekinip işi çığırından çıkarmaması, hem kendisine hem de erkeğine, benliklere yabancı olan bu duruma uyum sağlayabilmek için zaman tanıması çok önemlidir. Yine, ev işlerine gönüllü olmayan erkeği hemen bencillikle suçlayıp aşağılamak veya küsmek yerine sabırlı ama kararlı bir biçimde ve  incitmeden ev işlerine teşvik etmenin de her kadının becermesi gereken bir sanat olduğunun bilinmesi gerekir.

Eşit etkili gözüken tarihsel ve modern güçler mutluluk için birlikte bir denge oluşturmalıdır. Adeta tarihin etkisiyle on binlerce yılda ham olarak kömürün içinde oluşmuş olan elmas, modernizmin bıçaklarıyla işlenerek işlenmiş elmasa dönüştürülmek zorundadır. Eski Çin felsefesinde zıtlıkların bütünlüğü hayatın temeli olarak görülmüş ve Yin Yang ile simgelenmiştir (2. Resim). Çin diyalektiği de denilen Yin Yang zıtlıkların birliği ve dengeli bütünlüğünü simgeler. Gece-gündüz, kadın-erkek, iyi-kötü zıtlıkların birliğine örnek olarak verilebilir. “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış” veciz sözü de dinimizden Yin Yang’a da uyan güzel bir örnektir. Her alanda olduğu gibi mutlu bir evlilik için de bu tür dengeler çok önemlidir.  Mutlu evlilik, kadının ve erkeğin bir denge içinde bütünleşmiş uyumu anlamına gelir. Bu denge ise geçmişin ve güncelin dengeli bir biçimde bütünleştirilebilmesi ile sağlanabilir. Bunun için de her bir eşin kendi kişiliğinde gücünü tarihin teyidinden alan klasiğin köklü etkisiyle,  gücünü güncel gereksinmelerin karşılanmasından alan modernitenin etkisini dengelemiş olması çok önemlidir. Evlilikteki tutumlar da her çağın gereklerine göre yeniden dengelenmelidir. Geçmişin kalıtımıyla her erkek kendisinden, her kadın da erkeğinden klasik erkeksi güçler olan cesaret, koruyuculuk, metanet, soğukkanlı, kararlı ve bağımsız hareket edebilme gücünü bekler. Ancak bunu yalın olarak uygulamak sadece klasiği kapsayacağından çağımıza uygun bir denge sağlamayacaktır. Her kadın kendisinden ve her erkek kadınından kadınsı güçler olan şefkat, ilgi, sabır, hassaslık, zarafet ve aynı zamanda hamaratlık  bekleyecektir. Ancak bunlar da yalın olarak uygulandığında günümüz ihtiyaçlarının sadece bir bölümünü karşılayabilir. Oysa günümüzde her zaman bilinciyle fark etmese de her kadın  erkeğinden kadınsı, her erkek de karısından erkeksi özellikleri önceki çağlara göre daha fazla oranda beklemektedir. Evlilik terapilerinde bu durum bazen çok çarpıcı bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Bazen ikisi de üniversite mezunu oldukları halde erkek kadının çalışmasını veya evde kendisine danışılmadan karar vermesini, kısaca karısında erkeksi güçler istememektedir. Oysa bilmese de bilinçaltında bunları da arzu ettiği için üniversite mezunu eş almıştır ancak çoğunlukla kendine güvensizliği yüzünden karısının erkeksi gücüne katlanamamaktadır. Bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için şöyle bir kışkırtma yaparım: “Keşke saf bir köylü kızı alsaydınız. Onda tüm istedikleriniz olurdu.” Bazen de erkeksi gücü kadınlar bile kaldıramaz ve işyerindeki rekabete dayanamadığı için hamile kalıp annelik erdemine sığınıp onca yıl emek verdikleri kariyerli mesleklerini yapmazlar veya terk ederler. Erkeksi gücü kaldıramayan erkeklere bile psikiyatride sık rastlanır. Kadında erkeksi güç ve erkekte kadınsı güçler arasındaki çelişkiler evlilik terapilerinde ve hatta tüm psikiyatrik sorunlarda sık olarak karşımıza çıkarlar. Hatta kadın erkek rolleri en çok çağımızda karıştığı için ruhsal hastalıkların sıklaşmasında en önemli etkenlerden birini oluştururlar. Bazen de çiftler eşlerinden birbiriyle bağdaşmayacak iki zıt kutbu aynı anda ve eşit oranda beklerler. Örneğin kocaları hem maço olsun hem anlayışlı olsun isterler. Onlara da şunu derim: “İsterseniz eşiniz hem sizinle evli olsun hem de bekar gibi yaşasın.” Önemli olan zıtlıkların sentezidir. Örneğin kadın eş kendi kızlık soyadını alsa da kendi işinde inisiyatif kullanma gücü son derece iyi bir yönetici olsa da kocasına önemli konularda danışmayı bilmelidir.

Modern çağlar erkekleri daha kadınsı, kadınları da daha erkeksi yapma yönünde ilerlemektedir. Jung’un dediği gibi her erkeğin içinde biraz kadınlık yani anima her kadının içinde de biraz erkeklik yani animus vardır. Biyoloji de bu görüşü destekler. Gerçekten de her erkekte biraz kadınlık hormonu yani östrojen, her kadında da bir miktar erkeklik hormonu yani testesteron bulunur. İşte modern çağlar kadınların içindeki animusu erkeklerin içindeki animayı genişletecek biçimde şekillenmektedir. Çağdaş gereksinmelerimize uygun denge, erkeğin biraz daha kadınlaşmasını, kadının da biraz daha erkekleşmesini yani cinsiyet rollerinin birbirine yaklaşmasını gerektirmektedir. Çamaşır makinesinin bulunması kadının ev dışına çıkabilmesine yani erkeksileşmesine zaman yaratırken, sanayinin gelişmesi erkeğin avlanmadan da eve besin getirmesine destek olarak her akşam eve gelebilmesine yani kadınsılaşmasını arttırmasına olanak vermektedir. Son bin yıllardaki hakim güç erkek egemen yani ataerkil olduğu için de süreç erkeğin aleyhine gelişmektedir.

Evlilikte uyumu yakalayamamış ancak tedaviye başvurma başarısını gösteren çiftlerle yaptığım evlilik terapilerinde en sık rastladığım durumlardan biri de klasiklik/modernlik dengesinin kurulamamış olmasıdır. Bu durum genellikle, her bir eşin kendi içinde de bu dengeyi sağlayamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Örneğin son derece ruhsal donanımlı ve duygusal zekası yüksek bir erkek maçoluk veya günümüzdeki argo tabiriyle “taş fırınlık” uğruna özüne uygun olmayan son derece kaba saba davranan bir maskeye bürünebilmektedir. Böyle davranışların gelişmesi ve sürmesinde kendisi ve çevresince takdir edilmiş olmasının katkısı da çok önemlidir. Öğrenme kuramlarına göre takdir edilen davranışlar sürerken, takdir görmeyen davranışlar söner. Her insan zamanla yeterli veya yetersiz olabilse de olgunlaşma eğilimindedir. Örneğin  eşinin yalın maço eğilimleri yüzünden ev işlerine hiç bulaşmaması genç kadına önceleri çekici gelebilse de zamanla kendi özünü iyi tanımaya başladığında, bu durumun aslında bir zamanlar hayran olduğu erkeğin gerçekte bir zayıflığı olduğu algılanır. Önceleri dürbünle baktığı erkeğine genellikle ölçüyü kaçırarak bu sefer de dürbünün tersiyle bakmaya başlar. Erkek, eşinin kendisine saygısının giderek azaldığını fark ettiğinde çoğunlukla telaştan refleks olarak ama biraz da eşini tavlamada her zaman geçerli olduğunu sandığı bu tür maço davranışlarını genellikle daha da arttırmak suretiyle bu saygıyı yeniden tesis etmeye çalışır. Ne var ki yanlış yoldadır böyle yaptıkça bu saygı daha da azalır ve kısır döngüye girilmiş olur. Bazen de erkek karısının bu isteklerine aşırı boyun eğer ve eşinin aslında animasını artırıcı etkilerine fazlasıyla uyarak dengeyi bu kez de ters yönden bozarak aşırı kadın psikolojili davranışlara bürünür. Bu sefer de aşırı soğuktan yakınan kadının aşırı sıcaktan yakınmasına benzer bir haklı bir rahatsızlık meydana gelir. Oysa burada denge ılıkta yani ılımlılıktadır. Bazen de bu süreç ters yönde işler. Erkek Fatma kadın olgunlaşıp kendini tanıdıkça dişiliğini keşfeder, kendi animusunu gereği kadar azaltırken, eşinden de kendi animasının oranını aynı hızda azaltmasını bekler. Bu tür denge arayışı taleplerinin erkek eş tarafından başlatılması nadirdir çünkü susuzluğa ilk tepki veren bitki kaktüs değildir. Maçoluğunu fazla ön planda tutan erkek aslında yetersizlik hislerini telafi etmekte olan özünde çok defa kırılgan ve duygusal zeka yönünden donanımlı bir yapıdadır. Bu konuya şimdi giremeyecek olsak ta şunun bilinmesi gerekir. Zıt uçlar aslında birbirine yakındır ve aslında maçoluk da kılıbıklıkla aynı yetersiz hissetme bölgesinin davranış kalıplarıdır. Kılıbık durumunu kabullenmişken maço kendisine ve diğerlerine fazlasıyla güçlü görünerek durumu telafi etme ihtiyacındadır. İncitmeden bu kısır döngüyü kırmaya yardımcı olmak için olumlu yönlerini vurgulamanın sonrasında şöyle bir kışkırtma da yaparım. “Eşiniz sizin maçoluğunuzdan hoşlanıyorsa eve eti kasaptan, marketten almayın bizzat avlanarak getirin.” Bu örnekten sonra çağlardaki değişime uyma gereği daha iyi anlaşılır. Maçoluk her zaman geçerlidir. Ama günümüzde maçoluğun fiziksel güç ve duygulardan etkilenmeden yaşamak özellikleri kadar önemli bir gerekli durum da kendi animasını tanıyarak eşiyle empati kurabilmesidir. İyi bilinen medeni cesaret kavramının yanına medeni güç kavramını da koymak istiyorum.  Artık erkekliğin gücü “sus be kadın”dan ziyade “seni bu kadar üzen nedir hayatım?” diyebilecek amortisörlük gücüdür. Yani kadının duygusal zenginliğinden kaynaklanan sarsıntılarından gelen darbeleri emebilecek güce erişebilmesidir. Kadının söylenmesini “benim erkekliğimde bir sorun var, yoksa bu kadın mutlu olurdu” diye yanlış algılayarak susturması değil. Söylenmesine şefkatle katlanabilme ve sıkıntıyı paylaşabilme gücüdür. Tabi ki bu erkeğin yüzyıllardan beri uğradığı kayıpların kadınlarca fark edilip ona kaybettikleri saygınlığa yakın davranma gücüne ve olgunluğuna erişmeleriyle mümkün olabilecektir. Bir çok araştırmanın mutlu evlilikte kadının erkeğine uyumlu olduğunun saptanmış olmasının sırrı bu olsa gerektir. Son söz yalnızca güçlenmiş ama isyankar olmayan, saygılı tutumlu kadın tarafından erkeğe bırakılırsa o son söz kadının lehine olacak ve herkes huzur bulacaktır. 

Randevu almak için: 0312 468 08 98 Paris Cad. No: 33 Kavaklıdere - ANKARA
site-footer-logo www.madalyonklinik.com - 2011 © Her Hakkı Saklıdır...